Varoluşçuluk ve Sartre

/ / FELSEFE
Giriş

“Varoluşçuluk nedir?” sorusuna şimdiye değin çok farklı yanıtlar verilmiştir. Varoluşçuluk; Weil’e göre bir bunalım, Mounier’e göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunaltı iken Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlüktür. Benda’ya göre usdışılık diye nitelendirilen varoluşçuluk, Foulquié’ye göre ise saçmalık felsefesidir. Verilen bu yanıtların ise varoluşçuluğu tam anlamıyla tanımladığı söylenemez; her bir düşünür, varoluşçuluğun belli bir yanına parmak basmışlardır zannımca.

Sartre için belli bir tanım yapma ise varoluşçuluğun birkaç ana özelliğini açıklayarak şekilleniyor: “Her nesnenin bir özü bir de varlığı vardır. Öz, sürekli nitelikler topluluğu demektir. Varlık (ya da varoluş) ise dünyada etkin olarak bulunuş demektir. Çoğu kimseler, özün önce varoluşun sonra geldiğine inanırlar. Örneğin bezelyeler bir bezelye düşüncesine göre yerden biter, yuvarlaklaşırlar. Hıyarlar ancak hıyarlık özüne uyarak hıyar olurlar: Bu düşünüş, köklerini dinden alır. Bir ev kurmak isteyen kimsenin, ne biçim bir nesne yaratmak istediğini iyice bilmesi gerekir: Burada öz, varoluştan önce gelir. İnsanları Tanrı’nın yarattığına inanan kimselerse şöyle düşünürler: Tanrı, insanları kendindeki insan düşüncesine göre var eder. Öte yandan inançsız kimseler de şu geleneksel görüşe bağlanırlar: Nesne, ancak özüne uyduğu zaman var olur. Nitekim 18.yy hep şuna inandı: Bütün insanlara özgü ortak bir öz vardır; bu değişmez özün adı “insan doğası”dır. Varoluşçuluk ise tam tersini öne sürer bunun: İnsanda -ama yalnız insanda- varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o, özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır…” (1)

Görüldüğü üzere Jean-Paul Sartre, tümel bir tanıma ulaşmıyor varoluşçuluk için. Peki varoluşçuluğun gerçek bir tanımı yapılamaz mı? Heinemann bu soruyu “Hayır.” diye yanıtlıyor ve ekliyor: “Çünkü varoluşçuluk sözcüğünü kucaklayan tek bir öz, tek ve değişikliğe uğramayan bir felsefe yoktur. Bu sözcük, aralarında derin ayrımlar bulunan çeşitli felsefeleri gösterir.”

Aslına bakarsak varoluşçuluk sözcüğü belli bir düşünme biçimini, ruhsal bir akımı belirtir. Jean Wahl’ın deyişiyle “belirli bir iklim ve ortak hava” söz konusudur.

Bu ortak iklimin ve havanın temel eğilimleri ise şu şekildedir: Bireyciliğe aşırı yer vermek, kişinin varoluş sorununa büyük ilgi göstermek ve “herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek; sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi küçümsememek”. Tüm bunlar, Kierkegaard’ın, Jaspers’in, Heidegger’in olduğu gibi “Nietzsche’nin de belli başlı özellikleri” ve “varoluşçuluğun çıkış noktalarıdır.” (2)

Emmanuel Mounier’ye (3) göre, varoluşçuluk ağacının kökleri Sokrates’e, Stoacılara, Aziz Augustin ile Aziz Bernard’a kadar uzanır. Varoluşçuluğun temelinde Blaise Pascal (1623-1662), onun üstünde Main de Biran (1766-1824) ve onun üstünde de Søren Kierkegaard (1813-1855) bulunur. Kierkegaard’dan sonra varoluşçuluk iki kanada ayrılır: Birinci okul Søren Kierkegaard, Karl Barth, Karl Jaspers, Gabriel Marcel, Henry Bergson, Maurice Blondel, Landsberg, Max Scheler, Le Senne, Nicola Berdiaeff, Leon Chestov gibi filozofların yer aldığı “Dinci (Hristiyan) varoluşçular”dan oluşmaktadır. İkinci okul ise içlerinde Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre gibi filozofların bulunduğu “tanrıtanımaz varoluşçular”dan meydana gelir.

Daha sonraları Paul Foulquié, tanrıtanımaz kanada Simone de Beauvoir, Merleau Ponty, Albert Camus gibi isimleri katarken Henri Mougin ise Hristiyan kanadı Hamelin ve Husserl ile güçlendirir.

Dewey ve Marx ise çeşitli incelemelerde bulunarak Beckett, Beethoven, Baudelaire, Van Gogh, Hemingway, Gide, Kafka, Rilke, Faulkner, Poe, Hölderlin, Rimbaud, Valéry gibi sanatçılarda varoluşsal yanlar gözlemler.

J.Beaufret, Kierkegaard’ı varoluşçuluğun öncüsü saysa da Kierkegaard’ın tanınması ve anlaşılması maalesef ölümünden çok sonra oluyor. Varoluşçuluk, 19.yy sonralarında daha çok Almanya’da, Nietzsche ve Scheler gibi filozofların tohumları atmasıyla filizleniyor. Fransızlardan Bergson ve Blondel gibi isimlerse bu tohumları geliştiriyorlar. Toplumsal gelişmeler, birinci ve ikinci dünya savaşlarının yarattığı büyük sarsıntılar ve bunalımlar ise bu öğretinin iyice yayılmasına önayak oluyor.

Sartre’ın kitapları ise 1930-40 yılları arasında çıkıyor. Başlarda Husserl’den etkilenen Sartre, daha sonra ondan uzaklaşarak Nietzsche ve Heidegger’e yaklaşıyor. Daha sonraları ise Marksçılığı düzeltmek ve geliştirmek istediğini söyleyerek Marx’a yaklaşmaya çalışıyor. Sartre’ın “Varoluşçuluk” adlı kitabını Türkçe’ye çeviren Asım Bezirci ise kime yaklaşırsa yaklaşsın aslında Sartre’ın bir Descartesçı olmaktan kurtulamadığı görüşünde.

Sartre’ın varoluşçuluğu sadece felsefi tartışmaların konusu olmaktan çıkararak politik bir rüzgara attığı da su götürmez bir gerçektir elbette. Yazdığı kitapların ardından filozoflar arasında çıkan büyük kavgalar, varoluşçuluğu bir dünya sorunu haline getirerek ona uluslararası bir boyut kazandırmıştır. Bu yönüyle ve “İnsanın toplumsal ve kişisel durumunu değiştirmek isteyenlerin yanındayız.” ifadesiyle özgürlüğü, çağındaki tüm insanlar için arzulayan bir eylemciye benzetebiliriz Jean-Paul Sartre’ı.

Gelişen süreç içerisinde varoluşçuluk, büyük alanlara ve birçok filozofun düşün haritasına yayılsa da aslında varoluşçuluğun iki önemli kola ayrıldığını yukarıda belirtmiştim. Çeşitli noktalarda birbirinden ayrılan bu iki okulun hemfikir olduğu husus ise şüphesiz ki iki tarafın da “Varoluş özden önce gelir.” düşüncesini benimsemiş olmalarıdır.

Varoluş Özden Önce Gelir

Peki bu sözden ne anlamamız gerekir? Yapılmış bir nesneyi ele alalım. Örneğin bir çalışma masasını. Bu nesne, bir kavramdan ilham alan bir zanaatçının ürünüdür. Zanaatçı, bu çalışma masasını yaparken bir yandan çalışma masası kavramına, bir yandan da bu kavramla birleşen bir üretim tekniğine başvurur. Yapım aşamasında katettiği adımların hepsi, yani çalışma masasının özü, onun var olmasından önce gelir. Bu örneğe bakarsak ve diğer tüm nesneleri düşünecek olursak “Yapış, varoluştan önce gelir.” sözüne ulaşabiliriz. Hatta yaratıcıyı bile kafamızda yüksek bir zanaatçı gibi tasarlarsak insan için de aynı sonuca varmamız mümkündür. Fakat işte tam burada varoluşçuluk öğretisi, amiyane tabirle, devreye giriyor. İnsanın bir nesne gibi olmadığını, özünü kendisinin sonradan oluşturduğunu savunan bu öğretiye göre, varoluşçuluk özden önce gelir: İlkin insan vardır, yani insan önce dünyaya gelir, var olur; ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır.

Sartre, aslında iki kanadın da benimsemiş olduğu bu temel düşünce açısından kendi bağlandığı “tanrıtanımaz varoluşçuluğu” daha tutarlı bulmaktadır. Nitekim, eğer Tanrı yoksa, hiç olmazsa “varoluşçu özden önce gelen” bir varlık vardır. Bu varlık, bir kavrama göre tanımlanmazdan önce de vardır. Bu varlık insandır. Heidegger’in ifadesiyle “insan gerçeği”dir.

Varoluşçuya göre insan daha önce tanımlanamaz. Öncesinde hiçbir şey değildir insan. Yalnızca sonradan bir şey olacak, kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Tasarlayıcı bir Tanrı farz etmezsek insan doğası diye bir şeyi de kabul edemeyiz. İnsan yalnızca kendini anladığı gibi değil, olmak istediği gibidir de. Sartre, varoluşçuluğun baş ilkesi olarak işte bunu görür: İnsan kendini nasıl yaparsa öyle olur. Elbette bunu öznellik olarak niteleyip Sartre ve diğerlerini öznelcilikle suçlayanlar da yok değildir.

Halbuki işin sorumluluk, topluma karşı sorumlu olma kısmını da göz önünde bulundurmak gerekir. Yani varoluş, özden önce geliyorsa insan ne olduğundan da sorumludur öyleyse. Sartre, bu görüşünü “Varoluşçuluğun ilk işi her insanı kendi varlığına kavuşturmak, varlığının sorumluluğunu da omzuna yüklemektir. Ne var ki biz, “insan sorumludur” derken, yalnızca “kendinden sorumludur” demek istemiyoruz. “Bütün insanlardan sorumludur.” demek istiyoruz. Görülüyor ki iki ayrı anlamı var “öznelcilik” sözcüğünün. Bakıyorum da düşmanlarımız hep bu çifte anlamlılık üzerinden oynayıp duruyorlar. Oysa öznelcilik, bir yandan bireysel öznenin kendi kendini seçmesi, öbür yandan da insancıl öznelliği aşmanın kişinin elinde olmaması demektir. Varoluşçuluğun derin anlamı bunlardan ikincisinde gizlidir.” şeklinde savunurken suçlamalara cevap vermeyi de ihmal etmiyor.

Peki insanın kendi kendini seçmesi hususundan ne anlamamız gerekir? Burada da yine bahsedilen insanın yalnızca kendini seçiyor olması değildir. Aslında biz kendimizi seçerken bütün insanları seçeriz, kendimizi seçmemiz diğer bütün insanları da seçmek demektir. Yani olmak istediğimiz kimseyi yaratırken aslında herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlarız. Sartre ayrıca “Şöyle ya da böyle olmayı seçmek, bir bakıma seçtiğimiz şeyin değerli olduğunu belirtmek demektir. Çünkü hiçbir zaman kötüyü seçmeyiz. Hep iyiyi (iyi sandığımızı) seçeriz. Herkes için iyi olmayan şey, bizim için de iyi olamaz.” der.

Sartre, bireysel edimlerin bütün insanları bağladığını savunur. Örneğin bir meslek sahibi olma, kendi ekonomik özgürlüğünü elinde bulundurma yalnızca kişinin kendi isteğinden, arzusundan doğsa bile kişi, aslında bütün insanlığı bir meslek sahibi olmayla bağlamış olur, bir işte çalışma yoluna sokmuş olur. Sartre, bu konu için kitabında evlenme üzerinden örnek verir ve bağlar: “Demek ki yalnızca kendimden değil, herkesten sorumluyum. Kendime karşı sorumlu olunca herkese karşı da sorumlu oluyorum.”

İşin aslı, biz kendimizi seçerken yahut kendimizi tasarlarken gerçekte “insanı” seçiyoruz, tasarlıyoruz. Kendi özelimizde genel bir kavrama ulaşıyoruz, kendimiz ışığında “insanı” görüyoruz.

Bunaltı

Kişinin bireysel edimlerinin bütün insanlığı bağlamasının da çeşitli sonuçları oluyor elbette. Bu noktada karşımıza okkalı bir kavram çıkıyor: Bunaltı. Varoluşçular “İnsanlık bunaltıdır!” derler. Burada anlatılmak istenen şudur: Kişinin göstermiş olduğu davranışlarla tüm insanlığı bağlıyor olması, onu sürekli bir sorumluluk duygusuyla baş başa bırakır. Bu derin ve külli sorumluluktan insan bir türlü kurtulamaz. İşin gerçeği, çoğu insan bu iç daralmasını yaşamaz.

Varoluşçular ise bu durumu, o insanların bunaltılarını maskeleyerek ondan kaçtıkları şeklinde açıklar. En nihayetinde o insanlar, “Her koyun kendi bacağından asılır.” sözüne sığınarak yaşamlarını devam ettirirler. Fakat Sartre ve diğerleri, “Herkes böyle düşünürse sonumuz ne olur?” diyerek bu anlayışı hiçbir şekilde kabul edilebilir bulmaz. Bunaltının bizi bir durağanlığa, hareketsizliğe götüreceği zannedilir bir de. Aksine! Bunaltı “İnsanlık, edimlerime bakarak kendini ayarladığına göre, böyle hareket etmekte haklı mıyım? Yaptığım doğru mu?” diye insanı sürekli sorgulamaya ve doğru adım atmaya teşvik eder. Yani insanı eylemsizlikten ziyade eylemle birleştiren, harekete götüren bir olaydır, eylemin büyük bir parçasıdır bunaltı. Zaten genel bağlamda varoluşçuluk, eylemsizliğe karşı çıkan bir anlayıştır. İnsanın kendi tasarısından başka bir şey olmadığını savunan, insanı hayatından, hayatı boyunca yaptığı edimlerin, fiillerin toplamından ibaret gören bir öğretinin, hareketsizliği doğuracak bir kavramı savunması nasıl beklenebilir ki?

Şimdi biraz da varoluşçuluk içerisinde özgürlük kavramını ele alalım. Öncelikle varoluşçuluk, Tanrı’nın olmamasının büyük bir sorun yaratacağını düşünür. Yani Tanrı olmazsa, evrendeki değerleri çözmek de olanaksızlaşır. Neyin iyi ya da doğru olduğunun “önsel” bir bilgisine erişemeyecek olan insan; yalan söylememek, hırsızlık yapmamak gibi kuralların da nereden geldiğini açıklayamaz bir hale bürünür. Bizim adımıza iyiyi belirleyecek, doğruyu düşünecek sonsuz güçten mahrum kalırsak yalnızca insanların var olduğu bir ortamla baş başayız sonucu çıkar ortaya. Dostoyevski’nin “Tanrı olmasaydı her şey mübah olurdu!” ifadesi geliyor akıllara. Tanrı yoksa hiçbir şey yasak değildir yahut yaptıklarımıza dayanak sunacağımız ya da tam tersine yapmadıklarımız için sebep göstereceğimiz bir olgu da kalmamış demektir. İşte bu yüzden Dostoyevski’nin bu sözü, varoluşçuluğun çıkış noktasıdır.

Varoluşçuluk, ahlakı bir nesnel değerler üzerine değil, insanın kökten özgürlüğüne yaslandırır. İnsanın seçişleri arasında kendi ahlakı da vardır çünkü. İnsan, kendi kendini kurduğu gibi kendi ahlakını da seçer. Nitekim insanlar, bu dünyada kendi başlarına bırakılmışlarsa onlara yol gösterecek ne bir değerler bütünü ne de buyurular çıkar karşılarına. İnsanlığın bu madden birlikte de yaşasa sadece kendi başlarına olmaları, Tanrı’dan mahrum olmaları, kısacası yalnız kalmaları durumunu Sartre, “İnsan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur.” sözüyle açıklar. Görüldüğü üzere bu zorunluluğu, insanın yaratılmamış olmasına bağlar. Ayrıca dünyaya gelen insan, yapacaklarını seçmekte özgürdür. Dolayısıyla yaptığı her şeyden de sorumludur. Günün sonunda, içine düştüğümüz bu dünyada karşımıza yol gösterici bir işaret çıkmayacağını savunan varoluşçu için, özgürce kendini seçmek ve bunun gerektirdiği sorumluluğu üstlenmek, en doğru yoldur.

Varoluşçuluğa getirilen eleştirilere bakacak olursak öğretinin, çok farklı gruplardan çeşitli olumsuz söylemlere maruz kaldığını belirtmek gerekir. Marksçılar onu eylemsizlikle, öznelcilikle suçlar, “Kişiyi tek başına ele alıp bütünden koparıyor.” der; Katolikler onun Tanrı’nın önceden bildirilmiş buyruklarını görmezden geldiğini, insanı ahlak kurallarının yol göstericiliğinden kopararak boşlukta ve dayanaksız bıraktığını savunur, ayrıca kötümserliğinden dem vurur. Yine çeşitli tenkit yazıları içerisinde, varoluşçuluğun tarihten, bilimden, gerçekten ve yaşamdan kopuk olduğunu söyleyen görüşler yer alır. Varoluşçuluk; özgürlük, seçiş, insan gibi kavramları soyutlaştırarak us dışılığa kaymakla suçlanır. Toplumu, kitle çabası yerine bireyden hareketle iyileştirileceğini sanması da yine Sartre’ın “düşmanlarımızın üzerimize oynadıkları” diye nitelendirdiği kısımlar arasında büyük bir keyifle yerini alır.

Sartre, o sıralar Avrupa’da geniş yankı bulan varoluşçuluğu açıklamak, çeşitli yanlış anlaşılmaları düzeltmek ve varoluşçuluğa dair önyargıları kırmak amacıyla 1946’da bir konferans vermiştir. Burada, yukarıda değindiğim eleştirileri de “yanlış anlama/anlaşılma” mahiyetinde gördüğü için cevaplandırmak istemektedir elbette. Komünistlerin varoluşçuluğun burjuva kökenli olduğunu ileri sürmesini kabul etmeyerek öznelciliği, insanı bir nesne gibi görmek istemeyişiyle açıklar. Kötümserlik eleştirisini ise bunu “katı bir iyimserlik” olarak nitelemeliyiz şeklinde ifade eder. Sartre’ın gözünde egzistansiyalizm (varoluşçuluk), bir eylem ve özgürlük hümanizmasıdır.

Fakat bu konferanstan sonra tepkiler daha da büyür; Sartre, deyim yerindeyse eleştiri yağmuruna tutulur. Özellikle solculardan Jean Kapana, kararlı duruşuyla varoluşçuluğa bir burjuva felsefesi demeye devam ederek bir eleştiri yayımlar. Eski öğretmeni J.P. Sartre’ı sert sözleriyle yerden yere vurur.

Sonuç

Yıllar geçer, üstüne yazılıp çizilen onlarca düşün birikir zihinlerde. Ancak tüm yaşananlara rağmen varoluşçuluk, bir dolu eleştirmeni ve savunucusuyla birlikte günümüzde de adından söz ettirmeye devam ettirmektedir.

Bu yazımda, varoluşçuluğun çeşitli filozoflar tarafından ne ifade ettiğini, kökenini, gelişimini, birtakım özelliklerini, içerisinde ayrılan kolların temsilcileriyle birlikte düşünce sistemlerini, yine varoluşçuluğun kimi görüşlerinin yanında “varoluş özden önce gelir” ve “bunaltı” gibi öğreti içerisinde yer alan önemli ifadeleri naçizane açıklamaya çalıştım. Bazı noktaları ise Sartre özelinde ele almak istedim. Umarım varoluşçuluk öğretisinin bünyesinde barındırdıklarıyla birlikte gerçek ruhunu, Sartre ve yol arkadaşlarının bol dalgalı düşünce denizini bir nebze de olsa okuyucunun bilgi dünyasına serpiştirebilmişimdir. Filozofların dünyasına bir başka yolculuğumuzda görüşünceye dek, sevgiyle kalın.

Kaynakça

(1) Jean-Paul Sartre, Action, 27.12.1944.

(2) W. Kaufmann-Dostoyevski’den Sartre’a Varoluşçuluk, Çev.: Akşit Göktürk, De Yayınevi, 1964, s.6-22.

(3) Esprit, Nisan 1946, No:4, s.522-524.

1-SARTRE, J. P. (1993). Varoluşçuluk (L’existentialisme est un humanisme-Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır). Çev. Asım Bezirci. İstanbul: Say Yayınları.

2-BENDER, Merih Tekin, Varoluşçuluk ve Jean Paul Sartre Örneklemi. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/192589

3-ÇELEBİ, Vedat, Jean Paul Sartre’ın Varoluşçuluk Düşüncesi. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/40591

Gizem TATAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir