Suç ve Cezaların Tarihi Üzerinden Türk Ceza Hukukunun Oluşumu

/ / HUKUK
Giriş

İşbu yazımızda önceki haftalarda yayımlamış olduğumuz “Suç ve Cezaların Tarihi Üzerinden Avrupa Ceza Hukukunun Oluşumu” ( ← ilgili makaleye yazının üstüne tıklayarak ulaşabilirsiniz) isimli makalenin ikinci bölümü olan Türk Ceza Hukuku Tarihini ele alınmaktadır.

Yazımızda ilk olarak Türk Ceza Hukukunun tarihsel gelişimini anlatacağız, akabinde de mevzuatımıza naçizane birkaç eleştiride bulunacağız.

Türk Ceza Hukukunun Tarihsel gelişimini sırasıyla şu üç başlık altında inceleyeceğiz, bunlar:

1. İslamiyet öncesi dönemde Türk Ceza Hukuku
2. İslamiyet sonrası dönemde Türk Ceza Hukuku
3. Cumhuriyet dönemi Türk Ceza Hukuku
l- İslamiyet öncesi dönemde Türk Ceza Hukuku

Batıda olduğu gibi doğuda da önceki dönemlerde suç sadece suçu işleyeni ve suçun mağdurunu ilgilendiren bir hareketti, yani suçun mağduru kişisel öç, uzlaşma ve kefaret usulleri ile suçlunun cezasını vermeye çalışırdı. Ancak zamanla bu durumun toplumsal hayata zarar verdiği fark edilince ceza, mağdurun şikayeti aranmadan kovuşturulmayabaşlanmıştır.

Çin kaynaklarından edindiğimiz bilgiye göre Hun İmparatorluğunda bazı suçlar hakkında yasalar oluşturulmuştur, Göktürk Devleti’nde ise Hun Devletine kıyasla daha sistematik bir hale girmiş, ceza yasası oluşturma ve cezalandırma yetkisi devlet tekeline alınmıştır.

ll- İslamiyet sonrası dönemde Türk Ceza Hukuku

İslamiyet sonrası Türk Ceza Hukuku sistemini anlayabilmek için öncelikle Türk Devletlerinin (bizim, yani Türkiye Türkleri açısından Osmanlı Devletinin) örnek aldığı islam Devleti Ceza Hukukuna kısaca değinme gereği duyuyoruz. Bu açıdan konuyu sırayla: İslam Ceza Hukuku ve Osmanlı Devleti Ceza Hukuku olmak üzere iki kısım halinde inceleyeceğiz.

1. İslam Ceza Hukuku

İslam Devletinde Hazreti Peygamber döneminde kişisel öçe son verilip, suç ve cezanın belirlenmesi ile cezalandırma hakkı İslam Devletine geçmiştir.

İslam’da hukukun adı “fıkıh”tır ve ceza hukukunun adı ise “ukubat”tır. Ukubat, kuran hükümlerinin sınıflandırılmasında ceza hukuku kapsamına giren konuları, İslam Hukukunun diğer kaynaklarından olan sünnet, icma ve kıyas yoluyla elde edilen ceza hükümlerini de kapsar. İslam Ceza Hukukunda suçlar üçe ayrılmaktadır.

A) Allah’ın haklarına karşı işlenen suçlar,
B) Kulun çıkarına karşı işlenmiş olan suçlar,
C) Taziren Cezalandırılan fiiller.

Yukarıda bahsedilen suçları sırasıyla inceleyeceğiz.

A) Allah’ın haklarına karşı işlenen suçlar

aa) Hırsızlık: ilk defa hırsızlık edenin sağ el bileğinden, ikinci defa hırsızlık edenin sol ayağı mafsalından kesilir, üçüncüde tövbe edinceye kadar hapsedilir.

bb) Zina: Zina eden muhsan değilse kendisine yüz kırbaç vurulur ve sürgüne gönderilir, muhsan ise recmolunur.

cc) Şarap içme: şarap içen veya sarhoş olanlara verilecek ceza Kuran’a değil hadise dayanır, bu da 80 değnektir.

dd) Zina iftirası: iddiasını dört tanıkla ispat edemeyen kimseye 80 kırbaç vurulur ve bundan sonra tanıklığı kabul edilmez.

ee) Yol kesme

ff) Bir Müslüman’ın dinini terk etmesi yahut başka bir dine girmesi: İslam’dan dönen erkek öldürülür, kadın ise hapsedilir ve İslam’a dönünceye kadar her üç günde bir dövülür.

B) Kulun haklarına karşı işlenen suçlar

aa) Adam Öldürme: Birkaç çeşitten oluşur:

aaa) Kasten adam öldürme: bu suçu işleyene kısas uygulanır.

bbb) Kasıt benzeriyle adam öldürme: öldürülenin akilesi ağıt diyet verir ve suçlu kefarette bulunur, ayrıca fail mirastan mahrum edilir.

ccc) Hataen öldürme: Asli ceza diyettir ve fail mirastan mahrum edilir.

ddd) Hataya benzer bir fiil ile öldürme: Ceza hataen öldürme ile aynıdır.

eee) Sebep olmak suretiyle öldürme: Yalnızca akilenin diyet ödemesinden ibarettir.

bb) Yaralama: Yaralamanın cezası, kısas veya diyettir.

C) Taziren cezalandırılan fiiller

Tazir sözcüğü yasaklamak, cezalandırmak, zorlamak, reddetmek, terbiye etmek anlamında kullanılmaktadır. Maverdi’nin tanımına göre tazir, hadlerle yaptırım altına alınmamış suçlar için bir cezadır.

Tazir cezaları şunlardır: Azarlama, dayak, hapis, sürgün ve hatta ölüm.

Tazir suçları ve cezaları tam olarak belli olmadığından ötürü yargıçlara geniş bir takdir yetkisi tanınmıştır ve bu da suçta ve cezada belirlilik ilkesine aykırı düşmüştür.

2.  Osmanlı Devletinde Ceza Hukuku

A) Tanzimattan Önceki Dönem

Osmanlı Devletinin hukuk sisteminin en önemli özelliği İslam Hukukuna uygunluk kriterinin varlığıdır. Osmanlı Devleti kurucusu Osman Bey şeriat hükümlerinden ayrılmamayı buyurmuştur. Bununla birlikte İslam Hukukuna aykırı olmamak veya bu alanın dışında kalmak şartıyla sultanlara hukuk yaratma yetkisi verilmiştir. Tanzimat’a kadar olan dönemde bazı padişahların oluşturduğu kanunnamelerde daha çok tazir grubunda yer alan suçlar ve onlara verilecek cezalar belirlenmiştir. Ancak genellikle hangi fiillerden dolayı tazir cezalarından hangilerinin ne derecede uygulanacağı belirtilmemiştir. Bu yasalar günümüz anlayışına göre çok eksik olup ancak bazı suçları tanımlama ve cezalandırmakla yetinmiş, suç teorisine dair hükümlere yer vermemiştir.

B) Tanzimattan Sonraki Dönem

18. yüzyılın sonlarından itibaren durmaksızın savaşan ve iç isyanlarla uğraşan Osmanlı Devletinde elbetteki hukuk zayıflamış, bireyin hakları azalmış, otoriterlik artmış ve haksız idamlar vuku bulmuştur. Bunun sonucunda ise ülkede yaşanan hukuku güçlendirmek ve ülkeye nizam getirmek adına Tanzimat hareketi doğmuştur. Sultan Abdülmecit tarafından 3 Kasım 1839 tarihinde “Gülhane Hattı Hümayun”u yayınlanmış ve padişah halka hukuk güvenliği vaat etmiştir. Tanzimat fermanı ile Osmanlı Devleti batı hukukuna yanaşmış, toplumun; can, mal, ırz güvenliği güvence altına alınmıştır. Bu fermanla beraber Osmanlı tarihinde ilk defa Padişah kendi isteğiyle yetkilerini sınırlamıştır. Cezaların kanunla ve şeriatla belirleneceğini, padişahın örfi ceza yetkilerini bırakacağını söyleyen Abdülmecit, aynı zamanda bunun için kanunlar çıkarılmasını emretmiştir ve 1840 yılında “Meclisi Ahkamı Adliye” tarafından ilk ceza kanunnamesi yapılmıştır.

aa) 1840 Tarihli Ceza Kanunnamesi

Bu kanunname ile Osmanlı Ceza Hukukunda bulunan şer’i ve örfi kurallar birleştirilmiştir. Girişinde bütün tebaanın istisnasız olarak can ve mal güvenliği ile ırz ve namusunun korunması haklarına sahip olduğu belirtilmiş, bu kanunun herkese istisnasız ve tarafsız olarak uygulanacağı güvence altına alınmıştır. Ancak kanundaki bazı yaptırım eksikleri ve kanunu çıkaranların kanunla getirdiği ilkelere uymaması sonucu beklenen sonucu sağlamamıştır.

bb) 1851 Tarihli “Kanunu Cedit”

Kanunu Cedit, 1840 tarihli ceza kanunnamesinin eksiklerini ortadan kaldırmak amacıyla yayınlanmış ancak bazı farklılıklar haricinde önceki kanunnamenin tekrarı olmuş, amacına ulaşamamış ve sonucunda da sadece 7 yıl hayatta kalabilmiştir.

cc) 1858 Tarihli “Ceza Kanunname-i Hümayunu”

1856 tarihinde ilan edilen Islahat Fermanı ile gayrimüslimlerin hakları genişletilmiş ve akabinde bu fermana dayanan bir ceza kanunu oluşturulmuştur. Bu kanun, 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunun tercümesi niteliğindedir. Neredeyse birebir oluşturulmuştur. Kanunda suçlar, “cinayet, cünha ve kabahat” olmak üzere üçe ayrılmıştır. Cinayetler suçlarında korkutucu cezalara, cünha suçlarında uslandırıcı cezalara, kabahat suçlarında ise azarlama cezalarına yer verilmiştir. Yerini 1926 Tarihli Türk Ceza Kanununa bırakmıştır.

 

lll- Cumhuriyet Dönemi Türk Ceza Hukuku
A) 1926 Tarihli Türk Ceza Kanunu

Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber dini hukuk sistemi terk edilip laik hukuk sistemine geçiş hareketleri başlamıştır. 1858 tarihli ceza kanunu Cumhuriyetin ilk yıllarında da yürürlükteydi ancak bu kanunun eksikleri sebebiyle 1889 tarihli İtalyan Ceza Hukuku esas alınarak 1911 yılında bu kanunda köklü değişiklikler yapıldı. Bu değişiklik 1909 yılında Adliye Nazırı olan Necmettin Molla Bey’in Yusuf Ziya Özer Bey’e 1889 tarihli İtalyan Ceza hukukunu tercüme ettirmesiyle başlamış ve 1911 yılında kabul edilmiş. İşte 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu, 1909 tarihli tercümenin 1925 yılı değişikliklerine uğrayıp kabul edilmesiyle kanunlaşmıştır.

B) 26.09.2004 Tarih ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu

1926 tarihli Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girdiği tarihten itibaren birçok değişikliğe uğramıştı ve gelişen dünya ile insan haklarına gösterilen özen karşısında eksik kalmaktaydı. Bunun üzerine Adalet Bakanlığı 1940 yılında başladığı çalışmaları 26.09.2004 tarihinde neticeye ulaştırdı ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girdi.

Eleştiri

Bu yazımızı yazma kararını aslında idam cezasının yeniden kanunlaşması tartışmaları üzerine almıştık. Geçen zaman ve Türkiye’nin siyasi ikliminin hızla değişmesi bu tartışmayı da tabii ki geride bıraktı ancak ceza kanunumuza gelecek genel, naçizane bir eleştiri ve ceza hukuku teorisinin tarihçesi, herkesin hem tarihsel gelişimi kavraması hem de ceza hukuku teorisine farklı bir bakış açısıyla bakması açısından olumlu olacaktır diye düşünüyoruz.

Halkımız açısından ceza hukuku ile ilgili en büyük sorun yaptırım ve ceza ayrımında hataya düşmek diye düşünüyoruz. Yaptırım geneldir, bir kuralın ihlal edilmesi sonucu ihlalciye gösterilir ancak ceza dediğimiz kavram ceza hukuku kanunlarının ihlal edilmesi sonucu ihlalciye uygulanan yaptırımlara denir. Halkın büyük çoğunluğunu etkileyen olaylara karşı gerek basın gerekse “kanaat önderleri” istemeden ya da gerekli özeni kullanmadan hatalı bir hukuki dil kullanarak fikirlerini açıklamakta ve bunun sonucunda halk yanlış bilinçlenmektedir. Öte yandan yaşanan olayları geniş çaplı düşünmemek de bunun etkenlerinden biridir. Avrupa ve Türk Ceza Hukuku sistemlerini incelediğimiz iki kısımdan oluşan bu yazımızda dönem dönem doğruların değiştiğini, siyasetin hukuk üzerindeki etkisini oldukça net bir biçimde gördüğümüzü düşünüyorum. Basit bir ceza kanunun bile insanların zamanları üzerinde etkileri olabileceğinin farkında olduğumuz için de idam denen cezanın yanlış bir kişiye uygulanması sonucu geri dönülemez olması kafamızda oldukça soru işareti bırakıyor. Bu açıdan baktığımızda Avrupa ve Türk ceza hukuku yaptırımları karşılaştırıldığında da Türk ceza hukuku yaptırımları oldukça ağır kalmaktadır toplumdaki genel kanının aksine. Ama nasıl oluyor da Türk Ceza kanunlarındaki yaptırımlar bu kadar ağırken suçlular bu kadar rahat suç işliyor gibi basit bir soru akıllarımıza gelebilir tabii. Bu anlamda Beccaria ve Montesquieu ile büyük oranda aynı fikri paylaşmaktayız. Suçların önlenmesi tabii ki cezanın ağırlığıyla da ilgilidir ancak en önemli unsur işlenen suçun cezasız kalmayacağını kesinkes bilmemizdir.

Hukukun çok daha hızlı ve doğru işlediği, herkes için adaletin eşit derece önemli olduğu ve hukuk gibi inceliği çok olan bir alanla ilgili tam bilgi sahibi olmadan yorum yapmanın çok büyük problemlere yol açacağını bildiğimiz o güzel günleri görmek dileğiyle diyor ve yazımızı bitiriyoruz.

 

Kaynakça

1- Artuk, M. E., Gökcen, A., Alşahin, M. E. ve Çakır, K. (2008). Ceza Hukuku Genel Hükümler. İstanbul: Adalet Yayınevi.

 

-Yusuf Alperen ŞENEL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir