Siyah Yılan

/ / EDEBİYAT

Şırıl şırıl akan kıvrımlı nehrin ahenkli devinimi, ağustos böceklerinin, sinek vızıltılarının ve kurbağa seslerinin, zemherî yelden hışırdayan söğüt yapraklarının şakırdadığı ezgiye eşlik ediyordu. Karanlık semada kandil gibi yanan yıldızlar, gümüşî nuruyla parlayan Ay Kız’ın güzelliğini övüyor, yeryüzündeki fanilere ışık saçıyorlardı. Karşı taraftaki kadim çam ağaçlarının süslediği ormandan çıkagelip nehrin kıyısına gelmiş bir geyik, kutsal bir huşuyla uzandığı nehirden su içiyordu. Aniden duyduğu bir hışırtıyla irkilen geyik, başını kaldırıp etrafı süzdüğü gibi ormanın derinliklerine kaçtı.
“Dillere destan güzelliğine ve gümüşî nuruna övgüler olsun, ey Ay Kız!”
Söğüt ağacının altına gelen ihtiyar, şarabını diklemeden önce toprağa birkaç yudum dökerek tanrıçaya kurban vermeyi ihmal etmedi.
“Amanın, o da ne! Gecenin ve tabiatın hilkat garibelerinden sana sığınırım Ay Kız!”
Dehşetle ayaklandı ihtiyar, ve nehrin karşısındaki otların arasından süzüldüğünü gördüğü şeye bakakaldı. İnsandan uzun boyuyla ve üç karıştan büyük eniyle devasa; Siyah rengiyle ölümü çağrıştıran kadim bir sürüngen: bir tür yılandı bu.

Güneşin ufuktaki dağların zirvelerini kapatan bulut cümbüşü arasından yükselmesiyle tan kızıllığı gökyüzüne hakim olmuş, ekseriyeti iğne yapraklı ağaçlardan mürekkep ormanlar, cıvıldayan kuşların ve vızıldayan böceklerin şarkısıyla yankılanmaya başlamış; Rengarenk çiçeklerle ve her türlü börtü böcekle donanmış çayırlar, ufak akarsular ve mor çiçeklerin belirmeye başladığı yeşil samanların göze çarptığı geniş tarlalar gözler önüne serilmişti. Ateşî nurla aydınlanan yeryüzü, bunun müsebbibi Güneş Babayı övgüyle selamlıyordu sanki. Çatallaşan nehrin kıyısındaki söğüt ağacının gölgesinde dinlenen bir karga kümesi, aniden kopan bir hengame ile irkilmiş: koşan çocuklar üzerlerine gelince de havalanmışlardı. Nehir kıyısına bakan yükseklikte bulunan söğüt ağacı, köy evleriyle çevriliydi ve çocukların geldiği yön dışında gidebilecekleri hiçbir yön yoktu.

“Ayvayı yedik, yamyamlar halen peşimizde ve bu çıkmazdan bir kaçış yok! Ne yapacağız?” Kalabalık bir yamyam grubunun kovaladığı ikiliden sarışın olanı, evhamlı yüzünü, kararlı bir çakallıkla sırıtan kumral arkadaşına çevirdi.
“Bunun ayvayı yediği kesin!”
Söğüt ağacının arkasında biten kumral çocuğu gördüğü gibi sıçrayan küçük çocuk, kaçmasına izin verilmeden kolundan tutularak yakalanmıştı.
“Şerefsiz, bıraksana beni!”
Arkadaşına yaklaştı halen nefes nefese olan sarışın çocuk, ve küçük çocuğu esir aldığını görünce şaşkına döndü.
“Ne diye tutuyorsun şu mızmızı kurbanlık keçi gibi, yamyamlar gelirken ve bir kaçış yolu bulmamız gerekirken!”
Nefes nefese kalmış sarışın çocuğa, döndü kumral olanı, ve kahpece gülümsedi.
“Kaçışımız bu da ondan. Mızmız onların dikkatini dağıtırken aradan sıvışacağız!”

Söğüt dallarına çıkmış kargalar, yaşananlara neredeyse mağrur bakışlarla an be an şahit oluyorlardı. Gözleri korkudan fal taşı gibi açıldı küçük çocuğun, ve ince kolunu büyük çocuktan kurtarmak için beyhude didinmeye, ağlamaya başladı.

“Ama kurallara aykırı bu abi, şerefsizlik derler buna!”
“Kurallar mı? Heh, onları biz belirlemiyor muyuz zaten?”
Zayıf kollarıyla söğüt ağacına tutunarak kurtulmaya çalışsa da nafileydi.
“Bırak beni, adamlığa sığmaz bu yaptığın!”
Küçük çocuk, gelmekte olan yamyam grubuna doğru sürükleniyordu ki bir güç tarafından durduruldu.
“Bırak onu.”

Kaşlarını yüce bir kararlılıkla çatmış sarışın oğlan, arkadaşının kolunu tutmuş, yargılayıcı bir soğukluk yayan buz mavisi gözleriyle onu esir almıştı.
“Yoksa? İki süt çocuğu bir olup beni mi döversiniz?”
“Evet, bırakmazsan öyle olacak: şerefsizlik yapıyorsun.”

Üçünün de dikkati ortak tehditleri olan ve an be an yaklaşmakta olan yamyamlardan birbirlerine kaymıştı: küçük çocuk, kendini davasına adamış sarışın kurtarıcısına dönmüş, kumral çocuk da süzme saf olarak nitelediği sarışına kaşlarını çatmıştı.

“Asıl sen şerefsizlik yapıyorsun: yaşamak için her şeyi yapmak, başından beri amacımız değil
miydi?”
Yaklaşan yamyamların kahkahalarından korkan kargalar, söğüt dallarından havalanmışlardı.
“Evet, ama kurallara uygun zafer, şerefsiz zaferden tatlıdır.”

Sarışının kararlı sözlerine kibirli bir kahkaha patlattı kumral çocuk. Havalanan kargalar, nehrin karşı kıyısındaki çam ağaçlarına kadar uçmuş, sazlıktaki bir varlığın hareket etmesiyle otların hışırdamasına sebep olmuşlardı.

“Ne bu süt çocuğu laflar bre: kurallara uyacağımıza dair Yeminlerin Koruyucusu Güneş Baba adına yemin mi ettik?”
“Ölüm! Ölüm! Ölüm!”
O sırada iyice yaklaşmış olan yamyamların hep bir ağızdan ölüm diye tekrarladıkları duyulur hale gelmişti.
“Neredeyse geldiler! Gel şu veledi salalım üstlerine Aelius, sağda bir açıklık var gibi, oradan
sıvışırız!”

Yamyamlar yanlarına kadar geldiği sırada heyecanla ahlaki inadından ödün vermeyen sarışına döndü kumral ve içgüdüsel bir hareketle küçük çocuğu kalabalığın üzerine ittirdikten sonra dehşet içinde ağaca koşmaya başladı.

“Bekleyin! Beni de bekleyin!”

Yenilme korkusu içinde cırtlak sesiyle çığlık attı küçük çocuk, ağaca giden ikilinin peşinden koştuğu sırada, üzerine atlayan bir iri çocuk tarafından yakalandığı gibi de ağlamaya başladı.

“Ey üzerine kara ölümü saldığım Mızmız Markus, artık sen de bir yamyamsın!”
Küçük çocuğu çamura bulanma pahasına yakalamış çocuk, onun yerden kalkmasına yardım ettiği sırada korkunç bir kahkaha atarak böyle haykırmıştı.
“Ölüm! Ölüm!”

Nehrin kıyısına kadar koşmuş ikiliden sarışın, yamyamlara baka kaldığı sırada üzerine sıçrayan suyla irkildi. Kumral çocuk, nehre dalmış ve karşı kıyıya kulaç atmaya başlamıştı. Üzerine atlayan çocuğu gördüğü gibi gözünü karartarak nehre daldı sarışın da ve kumral dostunu takip etmeye başladı.

“Ne yapıyorsunuz ulan, karşı kıyı yasak!”
Nehre dalan çocukların yarattığı dalgaların vurduğu otlar hışırdayarak sallanmaya, otların arasındaki bir şey de hareket etmeye başlamıştı,
“Aha, otların arasında bir şey var!”
“Hayda, bilge dayının anlattığı siyah canavar olmasın!”
“Çabuk buraya gelin oğlum, söz dövmeyeceğiz!”
“Haha, biz kazandık! Ağlayın, ezikler!”

Karşı kıyıya kadar yüzen çocuklar, kulaklarına kaçan sudan dolayı kendilerini uyaran çocukları duymamışlar ya da onlara kulak asmamışlardı ve bir kayanın üzerine tırmandıktan sonra zaferlerini kutlamaya girişmişlerdi. Otlardan çıkan varlığı gördükleri gibi sıçradılar.

“Tam bir eziksin Aelius, kurbağadan korkulur mu?”
“Kes ulan, sen de korktun!”

Tekmil çocukların korktuğu karşı kıyıya cüretkarca dalmış olmanın verdiği üstün özgürlük hissiyle kahkahalara gömülen muzaffer ikilinin başına, vakti evveliyatında bir ihtiyarın devasa bir siyah yılan gördüğü yasaklı bölgeye gittiklerini duyan ebeveynlerinin sert tokatları dışında, hiçbir şey gelmeyecekti.

 

-Fatih Yuşa SANK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir