Parrhêsia Kavramı ve Sokrates

/ / FELSEFE

Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Arkeolojisi ve Deliliğin Tarihi isimli eserlerini yayınlamasının ardından Collége de France’da dersler vermeye başlamıştır. Kendisi, derslerini Düşünce Sistemleri Tarihi kürsüsünde verirken her sene özgün bir araştırma yapması mecburiydi.  Bu sebeple ders verdiği 13 sene boyunca dersin içeriği her sene değişmekteydi. Kasetçalar ile kaydedilen bu dersler ölümünden sonra kitap haline getirildi. Bu yazıda, 1984 senesinin şubat ayında vermeye başlayıp mart ayının sonunda biten “Kendinin ve Başkalarının Yönetimi II” başlıklı derslerinin ilk ikisini ele alacağım. Bu derste Foucault, dönem boyunca üzerinden çokça geçeceği, kısaca açık sözlülük anlamına gelen parrhesia kavramını tarihsel bağlamı yoluyla açıklamaya ve karakterize etmeye çalışıyor. İlk dersinin sonuna yakın kısımlarında Foucault’nun tanımladığı üzere parrhesia “bir tutumdur, erdemle akrabalığı olan bir varoluş tarzıdır, bir yapma tarzıdır.” Fakat bu tanıma gelebilmek için öncesinde uzun bir yol kat ediyor.

Parrhesia’yı karakterize etmek için nasıl bir yol izleyeceğini anlatan Foucault, öncelikle onu inceleme yöntemini anlatıyor. Foucault, parrhesia’yı doğru söylemenin bir biçimi olarak ele alıyor fakat kavramın anlamı sebebiyle, “doğru söylem olma iddiası taşıyan ve öyle alımlanan” söylemlerin nasıl çözümlendiğiyle ilgilenmeyip kavramı başka bir bağlamda, “hakikati söyleyen öznenin kendini gösterme edimi” yönünden çözümlemeye girişiyor. Yani bu çözümleme hakikâtın kendisi ile ilgili değil de bilinen ya da bilindiği iddia edilen hakikatın nasıl tezahür ettiği ile alakalı.

Batı felsefesinin en temel sorularından biri olan özne ve hakikat ilişkisine dair soruları, parrheasia kavramı üzerinden sormaya çalışan Foucault ilk olarak şunu soruyor: “Ne gibi pratiklerden hareketle ne gibi söylem türleri yoluyla özne hakkındaki hakikat söylenmeye çalışıldı?”

Bu sorunun iki önemli yanı var. İlki, bizi parrhesia’nın tarihsel bağlamına götürmesi, ikinci ise bu tarihsel inceleme neticesinde parrhesia’nın, “özne hakkında doğru-söylemenin” diğer biçimlerinden nasıl farklılaştığını görmemizi sağlayacak bir şema ortaya koyması. İlkinden başlayacak olursak, Antik Çağ ahlakında ve Yunan kültüründe “insan kendi hakkında doğru söylemeli” ilkesi oldukça önemli bir yer tutuyor. Bu ilkeye birçok Antik Çağ düşünürünün felsefesinde rastlamak mümkün. Foucault, gnothi seauton olarak da bilinen bu “kendini tanı” ilkesinin, “Yunan ve Roma kültüründe çok arkaik olan, çok eskilere dayanan” epimele seauto (kendinle meşgul ol) ilkesinde içerimlendiğini iddia ediyor. Bu ilkelerin Antik Çağ’da bir “kendilik kültürü” oluşturduğu iddia ediyor ve bahsettiği bu kendilik kültürünün Seneca’da, Pisagorcularda ve Stoacılarda pekiştirildiği açıkça görülebilir.

Foucault, tüm bu pratiklerin barındırdığı başka bir nesne ya da özne olduğunu fark edip onu şu kelimelerle tanımlıyor; “İnsan kendi hakkında doğruyu söylemeli buyruğunun geliştiği tarihsel çerçeve olarak bu kendilik pratiklerini inceledikçe, bir kişiliğin, kendi hakkında doğru söyleme yükümlülüğünün vazgeçilmez ortağı, neredeyse zorunlu destekçisi olarak sunulagelen bir kişiliğin şekillendiğini fark ettim.” İşte bahsettiğimiz bu öteki, parrhesia tutumunu uygulayan kişi yani parrhêsiastês oluyor.

Kendi hakkında doğru söyleme eylemi hem kurumsal (örneğin; günah çıkarma-kilise) hem de kişisel örnekleriyle (örneğin; Sokratik diyalog) bir ötekiyi gerektiriyor. Foucault, kendi hakkında doğru söylemenin, bu durumu kurumsallaştıran Hristiyanlıktan çok daha öncesinde bile çoklu bir etkinlik olduğunu iddia ederek yavaşça, bu ötekinin kim olduğu, ne gibi kalifikasyonlara sahip olması gerektiği gibi sorulara doğru ilerliyor.

“Öteki”, bir günah çıkartıcı, psikiyatrist, karşısındaki ise bir Hristiyan, danışan olabilir fakat bunlar kurumsallaşmış örnekler. Bu ikili iletişimi çözümlemek, iki yandaki kişilerin durumlarını anlayabilmek için, tarafların kurumsallaşmasından öncesine, Antik döneme gitmek gerekiyor. Bunun sebebini ise metnin ilerleyen kısımlarında açıklayacağım.

Parrhesia’nın diğer tüm doğru-söyleme biçimlerinden ayrıldığı nokta, ortaya konulan hakikatin doğa bilimlerinin barındırdığı gibi bariz bir hakikatten ziyade, risk alan türden olması gerekmesidir. Ortaya koyduğu hakikat ile karşı tarafı incitme, kimi zaman iletişime imkân veren kurumsal ya da kişisel bağı riske atabilme ihtimalini göze almalıdır.

Foucault’un dersinden tam alıntı yaparsak; “parrhesia, konuşan ve her şeye karşın, düşündüğü hakikati eksiksiz söyleme riskini göze alan kişinin hakikat cesaretidir ama işittiği yaralayıcı hakikati doğru olarak kabul eden muhatabın cesaretidir de.”

Bu noktada parrhesia ile retoriğin karşılaştırılması üzerine konuşmaya başlayan Foucault’ya göre bu iki söz söyleme tarzının en belirgin ve belirleyici farkı bir tarafta konuşanın söylediği söz ile kendisi arasında bir bağ bulunmaz iken diğer tarafta “konuşan kişi ile söylediği şey arasında sağlam, zorunlu, kurucu bir bağ” vardır. Hatta bu bağ öylesine güçlüdür ki parrhêsiastês, söyleyecekleri kendi hayatına ya da muhattabı ile arasındaki bağa mal olacaksa bile açıkça düşüncelerini belirtir çünkü aslolan hakikattir. Fakat hatibin, yani retorik tekniğini uygulayan kişinin konuşmadaki gayesi ikna etmektir. Hatip bugün farklı yarın farklı bir düşünceyi savunabilir. Çünkü o, dinleyeniyle arasında “bir iktidar ilişkisi kurmaya çalışır.” Retorik söyleneni değil söyleyiş tarzını öne çıkarmasıyla bir teknik iken, parrhesia bir “doğru söyleme kipidir.”

Foucault’un parrhesia’dan bir doğrulama kipi olarak bahsetmesi, kavramın bir tekniğe, sınırları belli çizgilere sahip olmamasından dolayıdır. Onu bir yapma tarzı olarak görmektedir. Kavramı bu şekilde düşünmenin ardından Antik Çağ’da görülebilecek doğruluk kiplerini ele almaya başlar. Bunlar kahinlik, bilgelik, teknisyenlik (öğretmenlik) ve parrhesias’tır.

Şunu belirtmekte fayda var ki, Foucault burada bu kavramları bir kimlik olarak değil doğru-söylemenin bir biçimi olarak sunduktan sonra onların söylemlerinin doğruluğunu değil, doğru-söyleme iddiası taşıyan bu biçimleri inceliyor.

Kâhinin asıl özelliği “aracılık tutumu sergilemesidir.” Kâhin, kendisini kurduğu söylemleriyle aracı olmaktan öteye geçen bir bağ kurmaz. O başkasının sözlerini aktarmaktadır. Foucault’un deyişiyle “gaipten gelen bir doğruyu insanlara yöneltir.”  Fakat kâhin söylemlerinde açık değildir. Bir yandan doğruyu ortaya koyarken bir yandan da onu saklar.

Bir doğru söyleme kipi olarak bilgelik, Foucault’ya göre parrhesia kipine en yakın olanıdır. “Bilge kendi adına, bizzat kendi adına konuşur.” Onu, kâhinden uzaklaştıran, parrhesia’ya yaklaştıran özellik budur. Bilge bir aracı değildir, “gelecek olanı söyleyen” kâhinin aksine dünyanın ve şeylerin varlığı üzerine konuşur. “Temelde bilge kendine de ve kendi için bilgedir, konuşmasına gerek yoktur.” Konuşması hakkında bir zorunluluk olmaması durumu, konuşması halinde vereceği cevapların muğlaklığını ve doğrudan olmayışını doğurur.  Bu özelliği ile kâhine benzerken parrhêsiastês ile tam olarak burada ayrılır çünkü parrhêsiastês daima açık yüreklilikle konuşmalıdır ve soru sormalıdır. Bilge “gelecek olanı söyleyen” kâhinin aksine dünyanın ve şeylerin varlığı üzerine konuşur. Bilge ve parrhêsiastês ayrımını Foucault şu kelimlerle anlatıyor; “Bilge olanı, şeylerin ve dünyanın varlığı biçiminde söylerken parrhêsiastês müdahale eder, olanı söyler ama bireylerin, durumların ve bağlamların tekilliği içerisinden gerçekleştirir bunu. Onun (parrhêsiastês) özgül işlevi doğanın ve şeylerin varlığını söylemek değildir. […] Bu doğru söyleme (parrhesia) her zaman bireylere ve durumlara uygulanır, onları sorgular, onlara yönelir ki aslında ne oldukları söylensin, bireylere kendi gözlerinden kaçan, kendileriyle ilgili hakikatler söylensin, esas halleri, karakterleri eksikleri gedikleri, tutumlarının değeri ve almayı düşündükleri kararın olası sonuçları açığa çıksın.”

Antik Çağ’da yapma bilgisi anlamına gelen tekhne, bir pratik üzerinde somutlaşan bilgiye işaret eder. Bu bilgiye sahip olan kişilere teknisyen denmektedir. Bilgiye sahip olan kişi, sıklıkla bu bilgi yoluyla bir meslek icra eder. Bu kişilere örnek olarak doktor, marangoz ve aşçıyı gösterebiliriz.  Bilginin tezahürü gelecek nesillere aktarılmak üzere gerçekleşir. Teknisyen bilgiyi aktarmalıdır çünkü “bu bilme ve bu hakikat koca bir geleneğin çerçevesine dayanır.” Bilginin aktarımı, teknisyenliğin devam edebilmesi için zorunludur. Teknisyen doğrulama kipi bu yanıyla bilgelikten ayrılmaktadır çünkü bilge konuşması istendiğinde konuşur. Teknisyenin ise tıpkı parrhesiastês gibi konuşması zorunludur.  Fakat parrhesiastes’in en karakteristik özelliği, hakikate bağlı olması sebebiyle konuşurken aldığı risktir, bu risk kimi zaman karşısındaki ile arasındaki bağı kimi zamanda kendi hayatını kaybetme riskidir. Teknisyende ise böyle bir durumdan söz edemeyiz. Foucault bu ayrımı şöyle özetliyor;” Teknikteki doğru-söylemede öğretme işi bilgiyi kuşaktan kuşağa geçirerek yaşatır, oysa parrhêsia’da, onu uygulayanın ölüm riski vardır.”

Foucault bu çözümlemelerini Antik Çağ üzerinden yapmıştır. Antik Çağ’daki kişiler, meslekler, kurumlar ve bu dönemden kalan öğretiler üzerinden konuşmaktadır. Bunun sebebi Antik Çağ’ın, “bu farklı doğru-söyleme kiplerini adeta ayıklamaya elveren bir dönem olması.”

Foucault’ya göre Sokrates bu dört doğrulama kipini “kendi potasında” eritmektedir. Sokrates bir parrhêsiastês olarak sürekli insanları sorguya çeker ve “biraz kendinle ilgilen” demektedir. Kaldı ki “Sokrates’in Savunması” Sokrates’in parrhesiastes kişiliğini açıkça ortaya koymaktadır. Fakat aynı esere göre Sokrates, Yunan’daki en bilge kişi olduğunu tanrıyla konuşan bir kâhinden öğrenmiştir. “Bu kehanete saygısından, ayrıca “Kendini tanı” ilkesini koyan Delphili tanrıya saygısından başlamıştı Sokrates misyonuna.” Sokrates kendini sahip olabileceği birçok hazdan sakınmış, kendini dünyadan çekmiştir. Bu özellikleri ve kişisel erdemi onun bilge kişiliğine de işaret etmektedir. Sokrates’in bilgeliğini ortaya koyuşu ise retorik ile yakından uzaktan ilişkili değildir. Onun bilgeliği “bir tür sessizliktir.” Çünkü tartışmalarında ve söylemlerinde daima neyi bilmediğini ortaya koyar, karşısındakiler ise çoğunlukla Sokrates’in sahip olmadığını söylediği bilgiye sahip olduklarını iddia eder. Sokrates ise sorgulamalarıyla karşı tarafın “bilme” iddiasını çürütüp ona kendi cahilliğini gösterir. Sokrates’in bilgeliği buradan gelmektedir. İşin teknisyenlik kısmına geldiğimizde ise Sokrates insanlara “kendini tanı” ve “kendinle meşgul ol” ilkeleri doğrultusunda kendilerine bakmalarını öğretmektedir. Aynı zamanda erdemin nasıl öğretileceği sorusu ile de oldukça meşgul olmuştur.

Dolayısıyla bu doğrulama biçimleri “birer şahsiyetten ziyade, kahinlik, bilgelik, hocalık ve parrhesia doğru-söylemenin temel kipleri sayılırlar. Sokrates belki de bu dört doğru-söyleme örneğinin bir arada görülebileceği sayılı örneklerden bir tanesidir.

Kaynakça

1-Michel Foucault, Hakikat Cesareti, Kendinin ve Başkalarının Yönetimi II, Çev: Adem Beyaz, Haz: Ferda Keskin, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2018.

-Alihan KOÇAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir