Felsefede Ego ve Aşkınlığı

/ / FELSEFE

Ego kavramı hepimizin zaman zaman konuşmalarımızda kullandığımız, en kötü “Egoist” halinde sıfat olup kimi zaman yönelttiğimiz kimi zamansa bize yöneltilen bir kavramdır. Ego aslında hiçbirimize yabancı olmayan “Ben” in Latince çevirisinden başka bir şey değildir. “Ben” deyince ne kadar tanıdık bir hâl alsa bile bu kavram aslında göründüğünden çok daha karmaşık bir anlam bütünlüğüne sahiptir. Herkes “Ben” dediğinde, gizlice “Ben” i nitelediğinde neyden bahsettiğini kısmen de olsa bildiğini düşünür. “Ben” in üzerine düşünülmeye kalkışıldığında ise işler sarpa sarar. Bu anlam karmaşası; “Ben” dediğimiz şeyin veya Ego şeklinde kullandığımızda cümle içinde anlamayı kolaylaştıracak olan kavramın çoğu tanımına göre kişiden kişiye değişmesinin yanı sıra, bir kavram olarak ele alınmasında bağlamına göre anlamını değiştirmesinden veya anlamlar atanmasından da kaynaklanır. İnsanın olduğu her yerde zaman içinde bu kavramı görürüz. Öyle ki dini anlatılarda bile özellikle bu kavrama çokça değinilir. Peki günümüzde Sigmund Freud’un psikanalitik yaklaşımıyla dillere pelesenk olmuş olan Ego, felsefede nasıl değerlendirilir? Ego’nun felsefede kullanımında kendisinden daha önceki filozoflara bir eleştiri niteliğindeki Ego anlayışı ile Jean Paul Sartre’ ın düşüncelerini anlamak, felsefede Ego kavramına büyük bir aydınlık getirecektir. Bu yüzden şimdi Sartre’ın Ego’yu neden ve nasıl kendisinden önceki filozoflardan farklı bir şekilde ele aldığından bahsedilecektir.

Öncelikle izlenmesi gereken yol Sartre’ın kendisinden önceki filozoflardan farklı olarak Ego’nun aşkınlığına bakış açısıdır. Sartre için Ego aşkınsal değil aşkındır. Ego’nun bu şekilde nitelendirilmesinin anlaşılması için gerekli olan şeyse Sartre’ın aşkın ve aşkınsal kavramlarına bakış açısıdır. Bu bakış açısı kavrandığında Sartre’ın neden kendisinden önceki filozoflardan farklı olarak Ego kavramını benimsediğinin ve ona bakış açısının anlaşılması mümkün olacaktır. Immanuel Kant ile birlikte aşkın (transcendent)  ve aşkınsal (transcendental) kavramları üzerinde durulan kavramlar haline gelmiştir. Sartre’ın bu kavramlara bakış açısını anlamak için önce Kant’ın bu kavramlara dair fikrine bakmamız gerekir. Kant’ a göre aşkınsal olan (transcendental), nesneleri nesneler olarak deneyimlemenin nasıl mümkün olduğuna dair olandır. Bilincin nesneleri konstitue etmesinde rol oynayan ve onları deneyimlememizi mümkün kılan şeyler aşkınsal olanlardır. Aşkınsal olan, nesnelerin a priori olarak nasıl mümkün olduğuna ilişkin bilişsel yetilerimiz hakkında bilgilerdir. Aşkınsal olan tüm mümkün deneyimler için bir koşul olan ancak kendisi asla deneyimin nesnesi olmayandır (Morris, 1985: 182). Aşkınsal olan konstitue etmeye imkan sağlayandır. Aşkın olana gelir isek Kant’a göre aşkın olan (transcendent), deneyimimizin ötesinde, bilinmesi mümkün olmayandır. Sartre’ın kavramlara bakış açısı kavramların Ego’ yu nitelemekteki yeri bakımından işleri kolaylaştırır. Sartre aşkınsallık kavramını Kant’dakine  benzer bir yerden kullanırken aşkın kavramının anlamında ondan farklılaşır. Sartre’ a göre aşkın olan bilincin nesnesidir. Bilincin yöneldiği; onu algıladığı, kavradığı ya da imgelediği her türlü nesne, Sartre’a göre aşkındır. İşte Ego’nun kendisi de Sartre’da bilincin bir nesnesi, yöneldiğidir. Ego konstitue eden olarak aşkınsal bir unsur değildir. Egonun matematik gerçeklerden, anlamlardan ya da uzaysal-zamansal varlıklardan kuşkusuz farklı ama onlar kadar gerçek bir varlığı vardır. Kendisi ortaya aşkın olarak çıkmaktadır (Sartre, 2018: 61)

Peki Sartre kendisinden önceki filozoflardan farklılaşarak Ego’nun bilincin bir nesnesi olduğuna yani aşkın olduğuna nasıl varır? “Düşünüyorum” önermesinde ortaya çıkan düşünen bir “benlik” nasıl bir yapıya sahiptir? Sartre Ego hakkındaki düşüncelerine Kant’ın transandantal bilincinden yola çıkarak başlar. Sonrasında Husserl’in “ephoké” ile bu transandantal bilinci yakaladığını söyler ancak Sartre bu noktadan sonra Husserl’ in Saf Ben kavramını sorgular. Mutlak bilinçte bir Ben’ e ihtiyaç var mıdır? Kant “Düşünüyorum bütün tasarımlarımıza eşlik edebilmeli.” der. Sartre’ın bunu anlayış şekli, “eşlik edebilmeli” sözünden yola çıkarak aslında Kant’ın “Ben”siz bilinç anlarının olduğunu anladığına yöneliktir. Her bilincin yapısında bir kendi kendisini bilme, “Ben” e dönme imkanı vardır. Bu her bilgi fenomeninin temelinde bulunan bir imkandır. Kant düşünmenin bu “Ben”ine “apperception’un aşkınsal birliği” adını verir (Heimsoeth, 1967: 90). Apperception’un aşkınsal birliğinin söylediği şey aslında bir kişinin düşüncesinin veya deneyiminin kendisinin olabilmesi için bu düşünce veya deneyimin özbilinçli olması mümkün olması gerektiğidir. Husserl Kant’ın “apperception’un aşkınsal birliği” kavramını aşkınsal bir öznellik alanı, aşkınsal ontolojik bir iddia olarak aşkınsal bir “Ego” kavramında somutlaştırır. Sartre’ın mutlak bilinçte bir Ben’ e ihtiyaç var mıdır diye sorarken ayrıldığı ve Ego’nun aşkın bir yapıda olduğunu düşündüğü kısım burasıdır. Sartre, benliğin bilincin birliğiyle mi açıklandığı yoksa bilincin birliğinin mi benlik tarafından mı açıklandığı sorusuna açık bir soru olarak bakar (Priest, 2004: 26). Bilincimizde karşılaştığımız Ben tasarımlarımızın sentetik birliği ile mi olanaklı oluyor, yoksa aslında tasarımlarımızı kendi aralarında birleştiren o mudur (Sartre, 2018: 51)? Sartre’ da bilinç kavramının anlaşılması, Ego’nun ve neden aşkın olduğunun anlaşılması için elzemdir.

Daha sonra felsefesinde “Kendisi için varlık” olarak benimseyeceği bilinç, Sartre için 2 türlüdür. Bu iki bilinç türü birbirinden ayrı bilinçleri oluşturmaz. Bu aynı bilinçte refleksif (düşünüm) edimin gerçekleşip gerçekleşmemesi durumuna bağlı olarak yapılan bir ayrımdır . Refleksiyonun gerçekleşmediği ilk bilinç türü olan “Pre-refleksif”, “Refleksif olmayan (unreflective)” ya da “Düşünümsüz” diye adlandıracağımız ilk bilinçte; bilinç kendinde bilinci barındıran bir bilinç olarak bulunur. Bu bilinçte bilinç kendini konu olarak almaz. Bilinç nesneler dünyasındadır. Pre-refleksif bilinç, bilincin kendini konseptleştirme ya da kendine aktif katılma meselesinden daha ziyade tüm dünyaya yönelerek iş üstündeyken kendini örtük bir şekilde tanıması veya arka planda bir öz-aşinalığına sahip olması meselesidir (Schear, 2009, 2). Bilinç, burada kendinin “ konumsal olmayan” bilincindedir. Peki “konumsal olmayan” bilinç ne demektir? Konumsal olmayan bilinç, bilincinde olduğu konumsal herhangi bir nesneyi bilincin nesneyi sunulduğu gibi kavramasının yanında bu konumsal bilince eşlik eden bir bilinç türü olarak bir nesnenin sadece bilincin nesnesi olarak sunumunun bir türüdür. Dolayısıyla aşkın olana yönelen ve nesneyi sunumu ile kavrayan bilinç ise konumsal bilinçtir. Bilinç, yalnızca kendisine bir şey göründüğü ölçüde var olur: Aşkın bir nesnenin konumsalı olmayan bilinç yoktur (Reisman, 2007: 33). Sartre’ın bu ayrımı yapmasındaki ana sebep bilincin nesnesinin bilincinde olması için önce kendi öz farkındalığına sahip olması gerektiğidir. Bu zorunlu bir koşuldur. Eğer bilincim masanın bilinci olmanın bilinci olmasaydı, bu masanın bilinci olacak ama masanın bilinci olmanın bilincinde olmayacaktı (Sartre, 2009: 27). İşte Sartre’ a göre bilincin kendinin konumsal olmayan bilincinde olduğu “Pre-reflektif” bu düzlemde bir “Ben” yoktur. Bir tramvayın arkasından koştuğumda, saate baktığımda, bir portreyi seyretmeye daldığımda, Ben yoktur. “Kendisine yetişilecek tramvayın” ve bunun gibi şeylerin bilinci ve bilincin konumsal-olmayan bilinci vardır (Sartre, 2018: 59). Bu bilinç türünde bir Ben olmadığı anlaşıldıktan sonra Ben için 2. Bilinç türüne geçeriz ki bu “Refleksif”, “Düşünümlü” bilinçtir. Refleksif bilinçte özne kendi bilincini bilinç nesnesi olarak alır. Düşündüğüm üzerine bir refleksiyon gerçekleşir. Sartre’ın deyimiyle:

“Her düşünen bilinç, gerçekte, kendisinde düşünümsüzdür  ve onu ortaya koyabilmek için yeni ve 3. dereceden bir edim gerekir. Öte yandan burada sonsuza bir gönderme söz konusu değildir çünkü bir bilincin kendinin bilincinde olması için hiçbir biçimde düşünen bir bilince ihtiyacı yoktur. Sadece kendisine nesne olarak verilmemiş olur.” (Sartre, 2018: 56)

Cogito ile birlikte bilinç burada kendinin konumsal olmayan bilinci ancak refleksif bilincin konumsal bilincidir. İşte bu koyutsal edim aracılığıyla düşünen bilinç kendini konumsal bilinci olur. Bundan öte Ben’e geri dönersek eğer “Düşünüyorum” önermesine refleksiyon gerçekleştiğinde bu önermede ortaya çıkan Ben ile refleksif bilinçte özne kendi bilincini bilinç nesnesi olarak alırken aslında düşünen bilinç, aynı değildir. Bilinç kendisinin düşünümünde kendini Ben olarak yakalar. Bu noktada bilinç, bilincin konumsal ve aşkın bir nesnesine dönüşmekte, kendisinden çıkarak bir anlam kazanmakta, aşkın bir nesne haline; Ben haline gelmektedir (Özatay, 2015: 39). Sartre uzamsal-zamansal nesnenin kendini hep sonsuz bir yüzler aracılığıyla vermekte olduğunu ve temelde bu sonsuzluğun sadece ideal birliği olduğunu söyler. Kişi maddi bir nesneyi kavrarken nesne yüzlerinden biriyle sunulur. Kişi, başka bir açıdan bakıldığında veya koklandığında ya da tadıldığında farklı yüzlerini sunacak nesneyi belirli bir açıdan görür. Böylece gerçek eylemde sunulan yüzünün arkasındaki nesneyi kavrar. Sonsuz bir olası algı edimleri dizisinin ideal bir birliği olarak maddi nesne, onu kavrayan bilinç tarafından konstitue edilir çünkü algıda yalnızca bir görünüm aracılığıyla verilir ancak belirsiz bir şekilde birçok yüzü olan bir nesnedir (Reisman, 2007: 53). Sartre Ben’in aşkın bir nesne olduğunu ve aşkın bir nesne şeklinde kavrandığını şu şekilde açıklar:

“Refleksif bir bilinç “Düşünüyorum”u kavradığında, kendini somut sürenin gerçek bir anında bir araya getirilmiş dolu ve somut bilinci kavramaya mı vermektedir? Yanıt açık: Ben ortaya somut bir an, o anki bilincimin yok olabilir bir yapısı olarak çıkmıyor; tersine, bu bilincin ve bütün bilinçlerin ötesinde kalıcılığını doğruluyor ve –hiç kuşkusuz matematik bir gerçeğe hiç benzememesine karşın- varoluş tipi bilincin varoluşuna yakın olmaktan çok sonsuz gerçeklerin varoluşuna yakın duruyor.” (Sartre, 2018: 60)

Sartre böylece “Ben” in aşkınlığını onun ebedi hakikatlerle benzerliği sayesinde ispatlamış olur. Ben, değişen ve zamansal bir yapı olarak verilmediği gibi, bilincin içeriğinin bir parçası olarak da verilmemiştir (Priest, 2004: 82). Böylece Sartre’ın bilinçten başka bilincin ayrı bir kaynağı olamayacağı fikri ile aşkınsal bir Ben’in olanaksızlığı fikri, Ben’in aslında aşkın olduğu gösterilerek ispatlanmış olur. Sartre, Husserl’in Ben’e dair fenomenolojisindeki refleksiyonla nesne haline gelen ve özne ve nesne şeklinde Ben’de ikili bir ayrıma gidilmesine de bir açıklama getirir. Ona göre özne ve nesne şeklinde görünen iki Ben yoktur. Aslında refleksiyon ediminde herhangi bir edilginliğe karşı gelmeyen Ben (etkin ben) ile refleksiyonda bilincin nesnesi olan (edilgin ben) bir gerçekliğin iki yüzü gibidir. Edilgin Ben’in ancak refleksif edimle birlikte olarak göründüğünü söyler.

“Etkin Ben, eylemlerin birliği olarak Ego’dur. Edilgin Ben, durumların ve niteliklerin birliği olarak Ego’dur. Aynı gerçekliğin bu iki yüzü arasında yapılan ayrım, dilbilgisel değil, sadece işlevsel öneme sahip bir şey olarak görünmektedir.” (Sartre, 2018:66)

Sartre bu birliği ise bilincin aşkın birliği olarak adlandıracaktır. Bu aşkın birlikte bizi Sartre’ın felsefesinde durumlar, eylemler ve niteliklere götürecektir. Onların Sartre felsefesindeki rolü ise nesnellik deneyiminin bilincinin elde edilmesinde kendini gösterecektir.

Kaynakça

1- GENARRO R (2002). Jean-Paul Sartre and the HOT Theory of Consciousness, Canadian Journal of Philosophy, Vol. 32, No. 3

2- HEIMSOETH H. (1967). Immanuel KANT’ın Felsefesi, çev. Mengüşüoğlu, İstanbul Matbaası.

3- MORRIS P.S. (1985). Sartre on the Transcendence of the Ego, Philosophy and Phenomenological Research , Dec., 1985, Vol. 46, No. 2

4- ÖZATAY Z. (2015). Sartre Felsefesi’nde Ben’in Olanaksızlığı Olarak Mauvaise Foi, Ankara

5- PRIEST S. (2004). The Subject in Question Sartre’s critique of Husserl in The Transcendence of the Ego, Taylor & Francis e-Library.

6- REISMAN D. (2007). SARTRE’S PHENOMENOLOGY, Continuum International Publishing Group The Tower Building, 11 York Road, London.

7- RENAUDIE P.J. (2013). Me, myself and I: Sartre and Husserl on elusiveness of the self, Springer Science+Business Media Dordrecht.

8- ROWLANDS M. (2011). Jean-Paul Sartre’s Being and Nothingness, Springer Science+Business Media B.V

9- SARTRE J.P. (2009). Varlık Ve Hiçlik ( Fenomenolojik Ontoloji Denemesi ), çev. Turhan Ilgaz – Gaye Çankaya Eksen, İthaki Yayınları, İstanbul.

10- SARTRE J.P. (2018). Ego’nun Aşkınlığı, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, Hil Yayın, İstanbul.

11- SCHEAR J.K. (2009). Experience and self-consciousness, Springer Science+Business Media B.V.

Tuğra BERTUT

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir