Atatürk ve Dil Devrimi

/ / TARİH

Dil; acılarla, sevinçlerle, zafer ve kayıplarla yani ait olduğu milletin yaşanmışlıklarıyla şekillenen, onun bağrından kopan ve onunla değişip gelişen; doğan, büyüyen, ölen adeta yaşayan bir mefhumdur. Dolayısıyla bir milletin dili, onun kimliği gibidir; varlığının resmen ispatıdır. Uluslararası kabullere göre, bir insan topluluğunun ülke vasfı taşıması için “ortak dil”e sahip olması temel koşullardan biridir. Bu koşul, yalnızca söz konusu topluluğun birbiriyle sorunsuz anlaşmasını değil, aynı zamanda canlı bir kavram olan “dil” ile hayat bulan kültürel kodları, milli benliği ve tarih bilincini de kapsamaktadır elbette. Bu durumu Atatürk “Türk demek, dil demektir. Millet olmanın en belirgin niteliklerinden biri dildir. ‘Türk milletindenim.’ diyen bir kişi, her şeyden önce kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir kişi, Türk kültürüne ve milletine bağlılığını öne sürerse buna inanmak doğru olmaz.” sözleriyle vurgulamaktadır. Öte yandan Atatürk önderliğindeki yeni Türk devletinin toplumsal alandaki en büyük inkılaplarından biri olan “harf devrimi” ve getirdiği Latin harfleri kabul edildiği günden bugüne tartışılagelmektedir. Toplum üzerinde bu denli etkisi olmuş bir inkılabı tartışmak; kendi hatıratlarında ve en başta da Nutuk’ta hemen her tezini anti teziyle, her görüşünü karşıtıyla sunan, objektif bir tutumla sorgulayan Atatürk’ün tasvip edeceği, hatta teşvik edeceği bir şey olsa gerek. Ancak kimi zaman bu tartışmaların bilinçli ya da bilinçsiz olarak tarihi gerçeklerin aksi yönünde sürdürülmesi en başta Türk kültürüne zarar vermektedir. Öyle ki, dil milli şuurun teminatıdır.

Osmanlı devrinde halkın okur yazar olanı %10 civarındaydı. Kadınlar arasında ise bu oran %0.04 e kadar düşmekteydi. Bu tablonun arka planında şüphesiz birçok etken vardı ancak ülkedeki çok başlı dil anlayışı belki de bunların en önemlisiydi. Uzun yıllar Farsça ve Arapça etkisi altında kalan Türkçe, kendi yapısına ve fonetiğine hiç uygun olmamasına rağmen yazı dilinde Osmanlıca olarak adlandırılan, Arap harfleriyle oluşturulmuş bir kalıba hapsedilmiştir. Arapçanın Türkçenin aksine sesli harf barındırmaması birçok uyuşmazlığa sebep olmuştur. Örneğin “Murat” kelimesi Osmanlıcada “Mred”, “gazete” sözü “ğzhth”, “Türkiye” de “Tvrkyh” diye yazılmıştır. Alfabenin öğrenimi zorlaşmış, bu durum okur yazar oranlarını son derece olumsuz etkilemiştir. Saray Arapça, Farsça konuşurken halkın Türkçe konuşması, yönetici kesimle yönetilen arasındaki uçurumu artırmış, birbirine yabancı sınıflar ortaya çıkarmıştır. Bu kötü gidişat elbette fark edilmiştir. Murat Bardakçı yazısında şöyle bahseder: “Değişik alfabeleri alıp kullanmak değil, savaş içerisinde yazı biçimini ve imlâyı değiştirmek de bize mahsus bir tuhaflıktır…

Türkiye, bu tuhaflığı Birinci Dünya Savaşı senelerinde yaşadı. Askerî yazışmalarda kısa bir müddet için de olsa eski harflerin değişik imlâ ile yazılan farklı bir çeşidi, “Enver Paşa Yazısı” denen biçimi kullanıldı. Eski Türkçe, başka türlü yazılıp başka türlü okunur, sesli harfler pek kullanılmaz, harflerin bazıları birbirleri ile birleşir ve kelimeler blok teşkil ederdi. İttihad ve Terakki, 1913’te tek başına iktidara gelmesinin ardından memlekette bazı reformlara girişmiş, bu arada durup dururken imlânın kolaylaştırılması gerektiği düşünülmüş ve zamanın güçlü adamı olan Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, ortaya kendi isminin verildiği yeni bir imlâ biçimi tesis edip uygulamaya koymuş, hattâ o senenin Kasım’ında Birinci Dünya Savaşı’na girmiş olmamıza rağmen ordunun bu yazıyı kullanmasını mecburi kılmıştı. Birlikler, yeni imlâ ve harfler ile gönderilen emirleri okumakta sıkıntı çekiyor ve cevaplarını aynı yazı ile yollamaları da büyük mesele oluyordu. Kumandanlar imlâyı değiştirme işinin savaş sonrasına bırakılmasını teklif ediyorlardı ama Enver Paşa “Bu iş ya bir anda olur, ya hiç olmaz” diyerek teklifleri geri çeviriyordu! Nihayet kumandanların istediği oldu ve Enver Paşa’yı yazışmaların yeni imlâ ile yapılması emrinin hem zaman kaybına, hem de zayiata sebebiyet verdiği konusunda ikna edebildiler. Uygulama savaşın nihayetine kadar askıya alındı ama Enver Paşa ile İttihad Terakki’nin 1918 sonbaharında iktidardan düşmesi üzerine tamamen unutuldu.” Bildiğimiz üzere Türkiye’nin alfabesi savaşın bitiminden on sene sonra, 1928’de değiştirilecekti. Arap ve İran harflerinin yerini Lâtin Alfabesi alırken yeni imlâ kurallarının belirlenmesinde Enver Paşa’nın “hurûf-ı munfasıla”sından yararlanılacaktı. Savaş esnasında alınan bu fevri kararın stratejik bir hata olduğu söylenebilir. Yeni Türk devletinin Harf devriminin ise yalnızca on yıl içerisinde %90 lara çıkardığı okur yazar oranına bakılarak dahi ne kadar isabetli bir karar olduğu ve makul şekilde uygulandığı görülebilir. Latin harflerinin kabulü ile ivmelenen milli tarih araştırmaları ile bilimsel olarak kabul gören Sümerlerden tutun da bir varsayımdan öteye gitmeyen Mu kıtasına kadar Türklerle ilişkilendirilebilecek pek çok tarihi öge incelenmiş, Osmanlı’nın Arap-Fars kültürünün sirayeti altında kalmasıyla gölgelenen Orta Asya Türk tarihi hakkında araştırmalar yapılmış, tüm bunlar devlet eliyle desteklenmiştir.

Bugün, Osmanlıcaya hakim olmayan biri divan edebiyatını anlayamazken Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, hatta Alper Tunga destanını rahatlıkla anlayabilmektedir. Öyleyse “Atatürk, harf inkılabı ile milli hafızayı sildi.” şeklindeki yorumların gerçeklikten uzak birer propaganda olduğu rahatlıkla söylenebilir. Öyle ki bu iddiayı kabul etmek Türk tarihini Osmanlı’dan hatta Osmanlı sarayından ibaret görmek, Türk edebiyatını divan edebiyatı ile özdeşleştirerek halk edebiyatını reddetmek anlamına gelir. Yine de “Osmanlıca bilmemek Osmanlı arşivinin anlaşılmasını engellemiyor mu?” sorusu akıllara gelebilir. Evet, bu alanda uzmanlaşmamış kimseler tarafından okunmasını engelliyor; hatta Osmanlıca mezar taşlarını, hatıralarını, resmi evraklarını okumayı da engelliyor. Fakat burada atlanan, Latin alfabesi kabul edilmeseydi de bunların uzmanları haricinde okunmasının mümkün olamayacağı gerçeğidir. Çünkü alfabeyi bilmek, yazılanları anlamak demek değildir. İlber Ortaylı, Osmanlıca alfabenin yabancı öğrenciler tarafından dahi iki haftada öğrenilebildiğini ifade ediyor. Ancak dil, gerek kelime haznesi gerekse söz diziniyle Türkçeden bambaşka bir yapıya sahip olduğundan okunan anlam kazanmıyor. Seslerden ibaret kalıyor. Dolayısıyla bu durumun Latin alfabesiyle ilgisi yoktur, zaten Osmanlı Döneminde de bunları anlayabilen halkın sadece %10’u kadardır. Çünkü milli bilinçle Türk tarihini irdelemeyi bırakın, ortada okuduğunu anlayacak kadar dahi okur yazar oranı olmadığı aşikardır.

Yazının başında bir milletin millet olmasında ortak “dil”in öneminden söz edilmişti. Görüldüğü gibi Osmanlı’da yönetici ve yönetilen sınıf arasında dil birliği yoktu. Zaten son dönemlere kadar Osmanlı, milli duyarlılıktan öte dini duyarlılıkla hareket etmiş ve dolayısıyla Türklüğü vurgulamak bir yana hakir görmüştür. Ümmet değil millet bilinciyle yola çıkan Atatürk’ün Türkiyesi ise varlığının ön koşullarından olan dilini önemseyen, harf inkılabı sayesinde sırtını medeniyete dönen, geçmişine saplanıp kalmayan ancak ona sahip çıkan bir anlayış benimsemiş; Türk dilini ve tarihini gözetmiştir.

“Güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.”

9/10 Ağustos 1928. Mustafa Kemal ATATÜRK

 

-Ece ARSLAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir