Çıt

/ / EDEBİYAT

Bir bedeni öldürdüğünde kan bulaşır kişinin eline; bir güzel yıkar, suyla beraber akar gider elinden kırmızılıklar. Peki ya bir ruhu öldürürse, ruhun ölüsünden ne bulaşır insana? Ruhun kanı hangi renktir, hangi suyla çıkar ruhun kanı elden? Bir kalp kırıldığında nasıl bir ses gelir, kim işitebilir bu sesi?..

Bardağa atılan çay kaşığının sesi çekti aldı onu bu sorulardan. Altına aldığı ayaklarını yere basıp çay doldurmak için içine kaşık atılan bardağa yöneldi, böyle çay isterdi babası. Pek nadir konuşan bir adamdı; çay için konuşmaya gerek duymaz, bu şekilde ses çıkarırdı. O ne düşünürdü konuşmadığı zamanlarda, Derya kadar dolu muydu kafasının içi, ondan mı susardı yoksa yalnızca konuşmaktan mı hoşlanmazdı?  Derya’nın son zamanlardaki suskunluğunu fark etmiş miydi; onun son zamanlarda tek bir kelimeye mecali olmadığının, sürekli iç çektiğinin, nefesinin ona hiç yetmediğinin, kahvesinden çıkan buhar ve bulaşık suyundaki girdap kadar küçük şeylerin onu uzaklara götürmeye yettiğinin, son zamanlarda hiç geçmeyen susuzluğunun farkında mıydı? Litrelerce su içmişti Derya son günlerde ama susuzluğu hiç geçmemişti. Kana kana içtiği sudan iki dakika sonra içtiği suyu da sanki dudaklarına günlerdir bir damla su değmemiş gibi içiyor; denizler, okyanuslar susuzluğuna deva olmaz gibi hissediyordu. Belki de bir ruh öldüğünde katile değil de maktule bulaşırdı ruhun kanı. Maktule bulaşan kan, onda inanılmaz bir susuzluğa sebep olurdu.

Sağ yüzük parmağındaki alyansla oynarken böyle sebep buldu susuzluğuna. Bir süredir bakmadığı ellerinde eskimiş ojelerini garipsedi, hiç böyle olmazdı. Her iki günde bir ojelerini yeniler, eskimelerine hiç izin vermezdi. Ölmenin bile manasız geldiği bu günlerde tırnaklarındaki bordo boyayı silip yerine yenilerini sürmeye de anlam verememişti demek ki. Uzun süredir varlığını bile hissetmediği alyansın parmağını sıktığını hissetti bir an. Ona alışıp kendini hissettirmeyen bu altın çember onu sıkıyordu artık, geldiği yere geri gitmeliydi.

Üçüncü çalışta şaşkın bir alo cevap verdi telefona, belli ki onu son görüşünden sonra hiç beklemiyordu aramasını. Derya pek de “alo”nun ötesine geçmesine izin vermeden lafa girdi: “Müsait olduğun bir zamanda seni görmeliyim, çok zamanını almam, sana vermem gereken şeyi verip giderim.”

“Şaşkın alo” ne diyeceğini bilemedi; “Tamam.” diyebildi kekeleyerek “ben bu akşam mesai bitiminden sonra müsaitim, nerede kaçta istersen gelirim.” Suçlu olduğunun farkında olması suçlu olduğu kadar mahcup olmasına sebep oldu telefonda konuşurken. Hiçbir koşul sunmamayı, bu buluşmayı her haliyle kabul etmeyi görev bildi bu mahcubiyet sebebiyle.

Mesainin geri kalanını nasıl geçireceğini bilemedi, Derya’nın sesini duyduktan sonra kulaklarında başlayan uğuldama günün geri kalanına eşlik etti. Önüne gelen kâğıtları hiç okuyamadı o uğuldama yüzünden, insanlar ona bir şeyler söyledi o hiç anlamadı. İş arkadaşları ona gelip iyi olup olmadığını sordu defalarca: “Bembeyazsın, iyi misin bir şey ister misin?”

Bir şey isteyemedi, bir şey de diyemedi. Bilgisayarın tuşlarına basmaya, önündeki kağıtları okumaya çalışmaya devam etti yalnızca. Bunları yaparken aklında iki tilki kuyruklarını birbirine hiç değdirmeden fıldır fıldır geziyordu.

Tilkilerden biri fon müziği kulağındaki uğuldama olan eski bir anının görüntülerini karıştırıyordu durmaksızın. Derya’nın aldatıldığını gördüğü görüntülerdi bunlar. Derya onları görmüş, durmuş, Ekin’in yüzüne bakmış, gözlerini kapatıp açtıktan sonra ‘‘en yakın arkadaşım’’ dediği kadının yüzüne bakmıştı. Bu trafikten sonra gözlerinde bir şey değişmişti. Ne yaşarmış ne kızarmışlardı ama değişmişlerdi, bakışları bambaşka bir hâl almıştı iki saniye içinde. Ekin, o iki saniyeden sonra, ‘ne söyleyecek’ diye bekledi ama çıt çıkmadı Derya’dan. Çekiştirerek tişörtünü düzeltti, saçlarını iki eliyle aynı anda kulaklarının arkasına koydu ve hiçbir şey görmemiş gibi arkasını döndü, gitti…

Şimdi birinci tilkinin yardımıyla bu anı tekrar tekrar izlerken “Keşke bağırsa çağırsaydı.” diye düşündü “Belki bağırıp çağırsa, bize biraz vursa, bizimle kavga adına en ufak bir şey yapsaydı şu an böyle hissediyor olmazdım.”

İkinci tilki anılardan fırsat buldukça bu akşam hakkında endişelendiriyordu onu. Ne olacaktı bu akşam, affedilme imkânı var mıydı, özür dileyebilecek miydi hadi onu geçti konuşabilecek miydi, yüzsüzlük olur muydu özür dilemek?

O konuşacak mıydı, sonunda kavga edecek miydi? Çok istedi kavga etmesini, kızgınlığını belli edecek ufacık bir sözü bile çok istedi. Tepkisizlikle karşılaşmak bir araba dayak yemekten daha kötü gelmişti.

Taze anıları ve yeni kaygılarıyla savaşa savaşa bitirdi gözünde büyüttüğü mesainin geri kalanını. Ağır ağır masasını düzenledi, eşyalarını topladı ve buluşacakları yere doğru yürümeye başladı. Normalde yürümek için uzun bir yolmuş gibi gelirdi yürüyeceği yol ama oraya hemencecik varmaya cesaret edemediğinden yolunu uzatmak istedi.

O tilkileriyle savaşır, bir türlü anlayamadığı kâğıtlarla boğuşurken Derya da ne yapacağını düşünüyordu. Bir anlık hırsıyla onu aramıştı ancak onu görmeye hazır mıydı, yaklaşık iki buçuk haftadır içinde tuttuğu lafları bir araya gelmiş miydi?

Kendini oyalamaya çalıştı, bulaşıkları yıkadı, ortalığı toparladı, duşa girdi. İş yerini çok özledi bir an, “Keşke şu an işte olsaydım daha çok fırsatım olurdu düşünmemeye.” diye geçirdi içinden ama bunu hayal ederken “en yakın arkadaşı” ile aynı yerde çalıştığını düşünemedi. O, gözünün önündeyken nasıl bunu düşünmeyecekti, bunu hiç hesaba katmadı.

Uzun uzun taradı saçlarını, saatlerini karıştırıp bir saat seçti aralarından, evdekilere dışarıya çıktığının haberini verdi ve çıktı. Sokağa bastığı ilk adımda nereye ne yapmaya gittiğini fark etti. Bu farkındalık yüzünden bütün gözler ona bakıyormuş, bütün iç sesler onun hakkında konuşuyormuş gibi geldi. Ne diyorlardı acaba iç sesler? “Yazık gül gibi kıza, kurudu kaldı kız iki hafta içinde…”, mahallenin dedikoducu teyzeleri duymuş muydu olanları, pıtır pıtır adımlarla birbirlerine yaklaşıp “Nişanlısıyla en yakın arkadaşını basmış, düğün için de her şeyi hazırmış bir gelinliği kalmış. Yapılır mı bu en yakınına! Nişanı daha bozmamış diyorlar ama olur mu canım çarpık zemine yuva kurmak!..” diye konuşuyorlar mıdır hakkında?

Basmak ne demekti acaba, ona gelip ilişkilerini anlatsalar daha mı iyiydi, ne diyeceklerdi ki “Biz sen bizi tanıştırdığından beri beraberiz.” mi? Sahi ne zamandan beri beraberlerdi?

Durağa kadar bu tilkiler döndü onun kafasında da, o değmeyen kuyruklarından tutup yerlere vurmak istedi tilkileri, yapamadı.

Buluşacakları yere vardığında kapıdan girer girmez içeriyi süzdü. Ekin gelmiş, uzak çapraz masada fırça yemiş bir çocuk gibi oturuyordu; bir eli yanağına dayalı şekilde başını tutuyor, diğer eli masaya düşmüş toz şekerlerle oynuyordu. Derya’nın masaya gelip karşısındaki sandalyeyi çekmesiyle irkildi ve ona baktı, boynuna doladığı şalı açarken onu izledi ve tek kelime etmedi. İlk sözün ondan gelmesini bekliyordu. Şalını açıp ceketini çıkaran Derya, sandalyeye otururken gergin bir “merhaba”yı lütfetti ona. “Merhaba.” diyebildiğini düşündü ama diyebildi mi diyemedi mi tam emin olamadı. Nezaketen nasıl olduğu soruldu, “Ben ne diyeceğimi bilmiyorum, çok özür dilerim…” diye başladı lafa ancak devam etmesine izin verilmedi.

“Yo, hayır, dileme. Bugün senden özür almak için gelmedim buraya gerçekten. İzninle biraz konuşmak istiyorum. Söyleyeceğin bir şey varsa söyle tabii ama bölünmezsem çok mutlu olurum.” Gık çıkarmadan başını salladı.

“Gerçekten senden bir özür beklemiyorum çünkü etsen de etmesen de bir şey değişir mi bilmiyorum. Yolda gelirken bunu daha net fark ettim ki istediğim tek şey birine ne hissettiğimi anlatabilmek.” Laflarını toparlayabilmek için durdu. “Ruhum ölmüş gibi hissediyorum. Ruhum verdiğim bir nefesle beni terk etmiş, ben de böyle yalnızca günlük amaçlar için hareket eden bir beden olarak kalmışım gibi. Geçtiğimiz iki- iki buçuk haftadır geceleri uyurken ne düşünüyorum, sabahları gözümü açtığımda o gün için amacım ne oluyor bilmiyorum. Bu amaçsızlık, bu günlük hareket eden beden sizin ilişkiniz yüzünden olmadı. Ruhum, aldatılmak yüzünden ölmedi. Benim başıma bir şey geldiğinde, bir şey anlatmak istediğimde, canım yandığında, mutlu olduğumda koştuğum iki kişi varmış. İşin aslı o iki kişi benim büyük küçük bakmadan hayatımdaki her şeye dâhil ettiğim iki kişiymiş, o iki kişi benim herkesimmiş ve herkes benim arkamdan iş çeviriyormuş. Benim ruhumu, kör olduğumu fark etmek ve bu körlüğü anlatacak kimseyi bulamamak öldürdü.

Sizi neredeyse sevişirken gördüğümde hissettiklerimi anlatacak kimseyi bulamadım, bu sefer yazmak da çare olmadı. Yine sizden birine ihtiyacım vardı, sizin kırdığınız kalbi sizden birine anlatmaya mecburdum. Sana gelmemin sebebi sana daha az güvenip senden bir aldatmayı beklemem mi yoksa Ebru’nun  bana bunu yapmasını daha zor kabullenebileceğimden mi bilmiyorum. Sana verecek bir yüzük de var elimde, belki de sadece sana verecek bir şeyim olduğu için sana geldim. İkinize de küskünlüğüm hala baki”

“Hiç mi yolu yok kendimi affettirmemin?”

“Anna Karenina okurken Dolli’ye çok sinirlenmiştim Stepan’ı affettiği için ‘nasıl affeder insan onu aldatanı’ diye sormuştum defalarca; at yarışında Anna’nın eşinin eline hiç uzanmayışına kahrolmuş, o gece uyumaya çalışırken hep bunu düşünmüştüm. Aleksey de bu olayı aşamamıştı ama affetmişti onu büyük gönüllülüğünü göstermek için. Ben Dolli’ye sorduğum sorunun cevabını bulamadım Ekin, Aleksey kadar yüce gönüllü müyüm bunu da bilemedim. Cevabı bulsam, çok yüce gönüllü olsam affedebilirdim seni ama edemedim. Cevabı bulmamın ya da önümüzdeki süreçte yüce gönüllü biri olmamın yolunu sen bulabilir misin onu da bilmiyorum.

Şu an güzel ellerine baktıkça gördüğüm tek şey en yakın arkadaşımın vücudunda dolaşmış oldukları. Hangi cevap bana bu ellerdeki ten kirini göstermez, ben ne zaman bastırmaya çalıştığım kibrimin ‘Acaba hangimizi daha çok sevdi?’ sorusunu bastırabilirim, sana olan sevgimi bu kalp kırıklarından ve ruh kanından temizleyebilir miyim bilmiyorum. Bilmediğimiz ne kadar çok şey var!”

Ekin’in başı yerden kalkamayacak şekilde öne eğilmişti, “cesaret edebilir miyim acaba bunu söylemeye” diye düşündüğü bütün cümleler terk etmişti onu, sıra Derya’daydı.

“Uzatmayayım.” dedi elini parmağını darda hissettiren yüzüğe götürürken. “Ben anlatacağımı anlattım. Teşekkür ederim beni dinlediğin için, yüzüğü de geri vereyim ve gideyim artık hayatından. Hayal kırıklığım sana olan sevgimi yenemediğinden söyleyecek kötü bir şeyim yok ardından, umarım benden sonra mutlu olursunuz.”

“Çıt.” dedi yüzük masaya değdiğinde, hiçbir şey başımı kaldıramaz artık diyen Ekin yüzüğün sesine kaldırdı başını. Çantasını, ceketini, şalını koluna tepelemiş Derya’nın kapıdan ve hayatından çıkışını gördü yüzüğü görmeye çalışırken.

Nazlı KAYI

1 Comment to “ Çıt”

  1. Avatar Emir says :Cevapla

    Okurken etkilendim gerçekten, içimden bir ses bunun dönütünü vermelesin dedi ve işte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir