Rönesas Dönemi’nin Mimari Yapılar Üzerine Etkisi

/ / MİMARİ
Rönesans’ın kelime anlamı nedir?

Rönesans’ı birçok farklı alanda (edebiyat, müzik, mimari vs.) etkileri ve yansımaları olan çağ olarak tanımlarsak yanlış olmaz ama eksik olabilir. Rönesans’ı daha iyi anlamak için kelime anlamına bakalım. Rönesans, Fransızca ‘renaissance’ kelimesinden türemiştir. Sözcük Fransızca naissance “doğuş” sözcüğünden re+ ekiyle birleşerek ortaya çıkmıştır. Latince yorumunda da aynı anlama gelen ‘nascentia’ sözcüğünden türemiştir. Latince sözcük  nasci, nat– “doğmak” fiilinden türetilmiştir. Kelimenin kökenine baktığımızda anlamının ‘yeniden doğmak-doğuş’ olduğunu görüyoruz. İlk kez 15.yüzyılda klasik öğretinin yeniden doğuşunu tanımlamak için kullanılmıştır. Giorgio Vasari’nin 1550 tarihli kitabında ‘sanatın yeniden doğuşu’ şekliyle ele alınmıştır.

Rönesans Dönemi Politik Durum

Geç Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde monarşi ile yönetilen yapılar daha fazla güçlenip etki alanlarını daha fazla genişletmeye başlamışlardı. Bu durum da onların daha iyi orduları finanse ederek çok daha fazla genişlemelerine neden olmuştur. Bu süreçte daha küçük eyaletler ya ezilmiştir ya da daha büyük olanlara katılmak durumunda kalmıştır. İtalyan şehir devletlerinde ve Doğu Fransa’daki eskiden bağımsız krallıklarda bu durumu gözlemleyebiliriz.

Rönesans Mimarisi’nin Şekillenme Süreci

Yazımızın konusu olan mimari etkiye gelecek olursak Rönesans mimarisinde Roma İmparatorluğu dönemindeki felsefe, sanat ve mimari etkileri oldukça fazla görüyoruz. Bu konudaki önemli bir kaynak olan, Romalı mimar Vitruvius’un MS100 yılında yazdığı, mimarlık ve kent tasarılarını anlattığı on ciltlik eseri ‘De Architectura’ dönemin mimarlarından Leon Batista Alberti tarafından ‘mimarlık üzerine on kitap’ adıyla çevrilmiştir. Rönesans mimarisinin vazgeçilmez kitabı haline gelen bu kitap bilgi kaynağı açısından oldukça verimlidir. Geometrik ve simetrik biçimleri, yapının estetik tanımını, mimari öğelerin birbiri ve bütünüyle oluşturduğu uyum ve bunun gibi birçok mimari kavramı ele almıştır. Vitruvius eserinde insan vücudunun farklı uzuvlarının birbirine ve insan boyutuna oranını esas alarak, mimaride ideal oran sistemlerinin insan vücudunun mükemmel oranlarda olduğunu ifade etmiştir. Günümüzde bu kavram hepimize tanıdık gelen altın oran kavramıdır. Rönesans mimarları altın oran kavramıyla birlikte insan oranları ve binalar arasında uyum sağlamak için çalışmışlardır. Bu orantı sayesinde Rönesans tarzı daha karmaşık olan Gotik tarzdan ayrılmıştır.

Rönesans mimarisiyle yapılarda kolay anlaşılabilen sayısal oranlara göre düzenlemeler yapılmış aynı zamanda ana maddede değişiklik gündeme gelmiştir. Yapılar hala taş ağırlıklıydı fakat yükseltilmiş kubbelerde tuğla, sütunlarda ve dekorasyonda mermer tercih edilmeye başlanmıştır. Yapıların şekli yatayda gelişen ve insan boyutuna uygun şekilde planlanmıştır. Tanrının kusursuzluğunu simgeleyen daire formu eserlerin birçok detayında hâkim olmaya başlamıştır.

Rönesans mimarisinde daire formu olarak kubbeyi ayrıca incelememiz gerekir. Yukarıda da bahsedildiği gibi dairenin simgelediği anlamlar vardır. Rönesans mimarisinde konu olarak dinden uzaklaşılmış olup ana konu olarak insan seçilse de orta çağdan kalma din esintilerini görmemiz mümkündür kubbe de bunun en açık ve anlaşılır örneklerindendir. Kubbe daire şekli olarak tanrının kusursuzluğunu ve mükemmelliğini simgeler. Bu dönemde hem dışarıdan görülebilen orta çağdan farklı olarak büyük yapısal özellik olmakla beraber içten görülebilen daha küçük alanlı yapıların çatısı olarak da kullanılmıştır. Antik çağda Pantheon gibi önemli eserlerde de kubbe motifini görüyoruz fakat Orta Çağ’da nadiren kullanılmıştır. Buradan da Rönesans’ın antik çağdan etkilendiği ve Antik Çağ’ın esintilerini taşıdığını gözlemliyoruz.

Rönesans Mimarisi’nden bahsederken Floransalı Filippo Brunelleschi göz ardı edemeyiz. Floransalı mimar ve kuyumcu Filippo Brunelleschi (1377-1446) Antik Roma tasarımlarını incelemiş ve 1418’de Rönesans mimarlık tarihi için ilk örnek kabul edilen Floransa Katedrali’nin göz alıcı kubbesini tasarlamıştır. Hatta katedralin yapım yıllarında kubbenin büyüklüğü ve mimari yapısı yüzünden insanlar Brunelleschi deli olarak itham etmişlerdir fakat yapıldıktan sadece on altı sene sonra ölümsüz bir eser olarak adlandırmaya başlamışlardır. Brunelleschi artık çılgın bir deli olarak değil muhteşem bir dahi olarak anılmaya başlanmıştır. Buradan da aydınlanma çağının getirilerini ve toplum üstünde ne kadar fark yarattığını görebiliriz. Brunelleschi’nin Floransa Katedrali tasarımındaki kubbenin muhteşemliği ve Bramante’nin Roma’da Aziz Petrus Bazilikası inşasında kubbe kullanmasının ardından Rönesans kilise mimarisinde vazgeçilmez unsuru kubbe olmuştur hatta Barok Dönemi’ne de taşınmıştır.

15. yüzyılın ikinci yarısından sonra Rönesans sanatçılarının yeni tarzlar arayışını girdiğini gözlemliyoruz. Bunların başında İlkçağ döneminden kalma yuvarlık planlı yapıların esintileriyle merkezi planlı tasarımlar gelir. Mesela Leone Battista Alberti’nin eseri olan San Sebastiano Kilisesi’nde Yunan haçına benzer bir tasarım uygulanmıştır. Ana mekân dışındaki yan bölümler ana mekana katılmakta ve böylelikle daha büyük bir iç mekan elde edilmiştir. Aynı durum Bramante’nin San Pietro Kilisesi için tasarladığı planda da geçerlidir. Merkezi planlı yapıların en ünlüsü ise Bramante’nin Roma için tasarladığı Tempietto’dur. Etrafı sütunlarla çevrili olup üstü Rönesans’ın ünlü motifi kubbeyle örtülüdür. Böylesi merkezi planlı yapılar genellikle bir meydanda ya da kentin ortasında caddelerin kesiştiği noktalarda yer almıştır. Böylelikle Rönesans dönemi şehirciliği, merkezden dışa doğru açılan ışınsal ve doğrusal bir planlama şeklinde var olmuştur.

Rönesans Mimarisiyle Gotik Mimari Arasındaki Farklar

Rönesans mimarisini daha iyi anlamak için kendinden önceki dönemle yani Gotik mimariyle farklarını çizmek bize daha geniş ve anlaşılır bir pencere sunabilir.

Rönesans anlayışının temelinde hümanizm vardır bu durum mimariye de yansıdığı için mimari eserlerin ana konusu insan olmuştur fakat Gotik mimari Orta Çağ’ın yansıması olduğu için mimari eserlerin temelinde din yatmıştır.
Rönesans mimari eserleri daha çok sipariş üzerine yapıldığı için tüccar ve aristokratlar için yapılan saray, villa ve benzeri yapıları kapsar ama Gotik mimari yapıları katedral ağırlıklı dini yapılardır.
Yukarıda da bahsedilen gibi Rönesans mimarisi ve şehirciliğinde yapılar merkezden uzağa yatay şekildedir fakat Gotik mimaride tüm yapılar göğe doğrudur. Gotik mimarideki yapıların göğe doğru olmasının nedeni tanrıya ulaşmak veya daha yakın olmak için tasarlandığı söylenir. Bu sebeple gotik mimaride kuleler varken Rönesans mimarisinde kuleler yerini kubbeler almıştır.
Rönesans mimarisinde daha yumuşak ve uyumlu geçişler için yarım daire kemerler kullanılırken Gotik mimaride daha sert bir görüntü vermek için sivri kemerler kullanılmıştır.
Üst örtüde alışılagelmiş çapraz tonoz yerine hem estetik hem de konstrüksiyon bakımından daha kolay uygulanabilen beşik tonoz ve türevleri tercih edilmiştir.
Resim ve heykel sanatı mimariyle bağlantılı olarak yapıların tasarımında ve dekorasyonun da önemli rol oynamıştır. Bu durumda, sanatçıların zengin kimliği rol oynamıştır.
Rönesans Mimarisinin Dönemleri

Rönesans mimarisinin tasnifini kolaylaştırmak için üç döneme ayırabiliriz. Rönesans fikrinin yayıldığı ve genel kabul gördüğü süreci ‘İlk Rönesans’ (1420-1500) dönemi olarak nitelendirebiliriz. İlk Rönesans döneminin en ünlü merkezi Floransa’dır. Rönesans’ın ilk mimari kabul edilen sanatçı Brunelleschi bu dönemin en önemli mimarlarındandır. Sanatsal üstünlüğün Roma’ya geçmesiyle yeni dönem olan ‘Yüksek Rönesans’ (1500-1530) dönemi başlamıştır. Roma’nın Rönesans mimarisinde söz sahibi olması, Rönesans’ın Avrupa’ya yayılmasında rol oynamıştır. Yüksek Rönesans’ın başlangıcı olarak işaret edilen yapı kardinal Riario’nun konutu olarak adı bilinmeyen bir mimar tarafından tasarlanan Palazzo Della Cancelleria’dır. Barok eğilimlerinin görüldüğü son sürece de ‘Maniyerit’ (1530-1600)  dönemolarak adlandırabiliriz. Maniyerizm, Klasik üslubun yadsınarak, öğelerin değişmesini ve deformasyona uğramasını savunan bir tutum izlemiştir. Maniyerizm, Rönesans’ın olgunluk döneminde en verimli dönemine ulaştıktan sonra 16.yüzyılın sonlarına doğru çöküşe geçtiği ve sadece el sanatlarına dönüştüğü döneme de denilmektedir. Maniyerizmdönemi Michelangelo’nun başlattığı ileri sürülmüştür fakat bu durum daha çok resim ve heykel sanatı için söylenmiştir. Dönemin ünlü mimarları arasında Vasari, Sansavino ve Vignola gibi mimarlar vardır.

Rönesans mimarisini tam anlamak için sayfalarca okumak, dinlemek araştırmak gerekir fakat kısaca anlatırsak Rönesans’ın özgürlükçü, insanı konu alan, sanata ve estetiğe değer veren anlayışını mimarisinde de görmek mümkün hatta zorunluluktur. Çünkü Rönesans sanatçılarının birçoğu kuramcıdır yani mimarlık yaparlarken hem felsefeci hem kuyumcu hem ressam olabiliyorlardı. Bu durum da o günkü akımların ve tarzların tüm eserlerde yansımasına sebep olmuştur.  

Kaynakça

1-https://stringfixer.com/tr/History_of_Italian_Renaissance_domes

2-https://decombo.com/mimarlik-tarihi-donemleri-mimari-usluplar/

3-https://www.jstor.org/stable/27533970

4-https://www.thoughtco.com/renaissance-architecture-and-its-influence-178200

5-Bir paradigma olarak mimari temsilin incelenmesi- Tan KamilGÜRER, Atilla YÜCEL

6-Mimarlıkta Mekan Kavramı- Yrd. Doç. Dr. İlhan ALTAN

-Doğa BOZDİKEN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir