Orta Çağ’ın Gizli Müsebbibi: Üçüncü Yüzyıl Krizi

/ / TARİH

Kavimler üzerinde ibtidaen saltanat tesis ettiğimiz vakitlerde Gordianus Sezar tekmil Rum eyaletlerinde mukim Gotlardan ve Germenlerden büyük bir kuvvet oluşturdu ve Asuristan’ı işgal ederek bize ve küllî İran kavimlerine saldırmış bulundu. Asuristan hududundaki Meşik’te büyük bir muharebe vuku buldu, vuruşmada Rum ordusunu tarumar eyledik ve Gordianus Sezar katlolundu. Rumlar Filippos’u Sezar ilan ettiler, ve Filippos Sezar (bizlerle) sulha razı oldu ve canları için 500,000 dinar tazmin edip bize haraç verdi. Bunlardan mütevellit Meşik beldesine Fîruz-Şapûr(Muzaffer Şapur) adı verdik.”

Persepolis kalıntılarındaki 3. yüzyıla ait Sasani rölyefine kazınmış bulunan bu yazıt, Roma İmparatorluğu’nun üçüncü yüzyıldaki berbat hali hakkında doğru bir çıkarım yapabilmemiz için yeter de artar ve Üçüncü Yüzyıl Krizi mefhumunun varlığının sebebini anlamamızı sağlar. Zamanında senato toplantılarına önderlik eden örnek vatandaş (primus inter pares) imparatorları cephelerde vuruşmaya, hatta savaşta ölmeye iten, ve nihayetinde gözlerini göğe çevirerek avamdan kopmalarına ve saraya kapanmalarına sebep olacak olan Üçüncü Yüzyıl Krizini bu yazıda genel hatlarıyla ele alacağım; Bir tarihçinin değil, bir psikoloğun gözüyle yapmaya çabalayacağım bunu. Hiçbir toplumsal dönüşüm bir anda yaşanmaz: palazlanan her dönüşüm ateşinin arkasında yüzyıllarca yaşanan ufak mikro değişimlerin rüzgarlarının aşındırdığı tarihsel yapılar vardır, mevzubahis değişimlerce yıpranan bu yapılar eninde sonunda üflense yıkılacak hale gelir; yani toplumsal dönüşümlerin arkasında geniş longue durêe süreçleri vardır. Bu yazıda da ortaçağ feodalizminin ilkel hallerine, hastalığın bedenin bütününe tesir etmeden önceki alameti farikaları olan semptomlarının Üçüncü Yüzyıl Krizinde net bir şekilde nasıl saptanılabileceğini göstereceğim, bunu yaparken tekdüze bir kronolojik anlatımdan kaçınmaya çalışacağımı ve konumuzla bağlantılı olmayacak detaylara inmeyeceğimi belirtmek isterim.

Dönemin başlangıcının kesin hatlarıyla belirlenmesi, birçok tarihçinin değişen yaklaşımlarından dolayı zorlu bir meseledir. Kendime Düşünceler kitabıyla yakından tanıyabildiğimiz, medeni karakteri ve soylululuğuyla mütemayiz Stoacı İmparator Marcus Aurelius’un döneminde zuhur eden Markoman Savaşları gibi erken bir dönem (166-180) ile, Maximinus Thrax’ın tahta çıktığı 235 senesi kadar geç bir dönem arasında Üçüncü Yüzyıl Krizinin başladığını; 284 yılında tahta çıkan Diocletianus’un reformları ile de sonlandığını söyleyebiliriz.

Şimdi büyütecimizi krizin başlangıcına doğrultalım. Marcus Aurelius’un ölümüyle tahta çıkan Commodus hakkında, babasının her yönden zıttı bir portre çizilir bize: “altın krallığından demir ve pas krallığına geçilmiştir” döneminin tarihçisi Cassius Dio’nun tabiriyle. Babası savaş döneminde barış yaşatmışken, Commodus barış döneminde savaş yaşatır adeta: vahşi gladyatör oyunlarına düşkünlüğü dillere destandır, 182’de vuku bulan komplo krizi gibi entrikalarla geçmiştir hükümrânı, ve şahsi antrenörü tarafından öldürülmesi ile son bulmuştur. Historia Augusta’nın yanlı yorumlarına veya Russell Crowe’un Commodus’un tiranlığına isyan eden hayali bir Romalı kumandanı oynadığı Gladyatör filmi gibi modern fantezik yorumlarına bakılmaksızın bile, ölümünden sonra vuku bulan büyük kriz dönemiyle ve güç vakumuyla, Commodus döneminin Pax Romana’ya son, ve Üçüncü Yüzyıl Krizine de başlangıç teşkil ettiği anlaşılabilir.

Commodus’un 192’de ölmesiyle imparatorlukta büyük bir güç vakumu yaşanır: ülkenin dört bir yanında tahtı ele geçirmek isteyen komutanlar rekabet eder ve nihayetinde Libya kökenli Septimius Severus galip gelir, Severuslar dönemi başlar. Taşra eyaletlerinin İtalya’ya üstün geldiği dönemin başlangıcını teşkil eden Severuslar, senatoyu baskılayan askerî yönelimlerinin yanı sıra Caracalla döneminde çıkarılan Antoninianus Anayasası sayesinde imparatorluktaki bütün özgür adamlara Roma vatandaşlığı verilmesi ile eyaletlerin İtalya’ya üstünlüğünü tescil etmek istemişlerdir adeta.

Severusların ardılı ve belki de Antoninianus Anayasasının ekmeğini yiyen ilk imparatorlardan biri olan Trakyalı Maximinus, lakabından da anlaşılacağı gibi, onların çizmeye başladığı figürü tamamlar adeta: iki metreden uzun boyuyla ve kaslarla dolu iri yarı cüssesiyle medeni ve ılımlı bir Romalıdan çok barbar bir savaşçıya benzer, saltanatı senatodan meşruiyet kazanamaz ve bu yönüyle dönemin tekmil tarihçilerinin olumsuz yorumlarını(bu tarihçilerin soylu kökenli Romalılar olduğunu, yani taşralıların yükselişine iyi gözle bakmayacaklarını belirtmekte fayda var) edinir. Bu yönüyle 3. yüzyıl boyunca süregelecek taşralı askeri imparator figürünün arketipidir adeta: krizi demir yumruğuyla sonlandıran ve krizden yararlanmaya çalışan “barbarlara” veya “yozlaşmış” senatörlere kök söktürerek imparatorluğu koruyan baba figürünün: tarihçilerce kışla imparatoru şeklinde adlandırılacak figürün kökenidir.

Altı İmparator Senesinden, yani 238 senesinden sonra bu figür, gitgide daha da belirginleşir. Yazının başında bahsettiğimiz 3. Gordianus gibi dönemin tarihçileri tarafından kutsanmış, senatonun meşruiyetini ve kadim Roma değerlerini benimsemiş  imparatorlar bile, kışla imparatorları gibi cephelerde savaşmış ve ölmüşlerdir. Kışla imparatoru figürü, bendenizce ortaçağın kılıç ve tanrı hakkıyla hükmedecek feodal lordlarına ayak olacak figürdür.

Peki bu kışla imparatoru figürü, ne için ve nasıl doğdu? Şüphesiz, bu sorunun cevabı için, 3. yüzyılda Roma’nın yüzleşmek zorunda kaldığı büyük tehditlere bakmamız gerekir: İskandinavya’daki Gotland adasından, 2. yüzyıl civarında Karadenizin kuzeyine, 3. yüzyılda da Roma’nın kontrolündeki Balkanlara göç eden ve önlerine geleni yakıp yıkan Gotlar, bu yüzyıldan imparatorluğun yıkılışına kadarki süre içerisinde Roma’nın en büyük sorunu olacaklardır. Gotlar yetmezmiş gibi, İran’da yükselen Sasani İmparatorluğu’nun ve Şah I.Şapur’un yayılmacı faaliyetleri, doğu cephelerinde asla sona ermeyecek bir savaş durumunu zorunlu kılar.

Trakyalı Maximinus ile Gallienus arasındaki imparatorlar bu tehditler karşısında hiçbir net başarı elde edemez: metnin başında bahsettiğimiz Gordianus, Sasanilerle savaşırken öldürülür, canını ortaya koymasına rağmen Gotları yenilgiye uğratamaz ve muharebede kıstırılarak canından olur Decius; vebadan kırılan ordusuyla Sasanilerle savaşırken esir düşen Valerianus da onun kaderini izler, Valerianus’un oğlu ve müşterek imparatoru Gallienus ise, kazandığı zaferlere ve ordunun hareket kabiliyetini arttırmak amacıyla yaptığı reformlara rağmen tehditlere son veremez.

Böyle bir dönemde imparatorluk otoritesi, hatta kültürü muhakkak sarsılır ve sorgulanır: Mitraizm ve Sol Invictus kültü gibi doğu kökenli inançlar Romalılar arasında gitgide yayılır: sınır bölgelerine kaymış güç merkezi, doğu kültüründen de beslenir ve ilkel bir oryantalizm ortaya çıkar, bu modaya bile yansır. Kendilerine uygulanan her tahakkümden daha da güçlü çıkar Hristiyanlar. Hatta o dönemlerde ülkeyi kasıp kavuran Antonin ve Cyprian vebalarını bile Hristiyanlara uygulanan zulme Tanrının cezası olduğunu iddia edilir.

İmparatorluğun çöküşün eşiğine geldiği ve imparatorun dur durak bilmeden cephelerden cephelere koşturduğu Gallienus döneminde (253-268) Roma otoritesinden koparak bağımsızlık ilan eden Galya İmparatorluğunu, Doğudaki Romalıların Koruyucusu ve Yöneticisi ilan edilmiş Palmira Kralı Odaenathus’un dul kalmış eşi Zenobia izler: Tetricus’un önderliğindeki Galya İmparatorluğu ve İmparatoriçe Zenobia’nın önderliğindeki Palmira İmparatorluğu, Roma’dan koparak bağımsızlıklarını ilan eder. Bu noktada imparatorluğun çöküşü kaçınılmaz gibidir: siyasi ve dini krizler yetmezmiş gibi Severuslardan beri tağşiş edilen para, değersiz hale gelmiştir ve vebalar, halen ülkeyi kasıp kavurmaktadır. Bütün bu tehditleri yenebilecek tek şahsiyet, şüphesiz ki ideal bir kışla imparatorudur: 270’te balkanlardaki lejyonlar tarafından imparator ilan edilen İmparator Aurelianus.

Aurelianus, feodal lordun arketipi kışla imparatorunun bütün niteliklerinin vücut bulmuş hali gibidir: Son derece soğuk ve ciddi karakteri, sert bakışlı büstünden bile anlaşılabilmektedir. Aurelianus askerî meziyetleriyle parıldar ve beş senede (270-275) imparatorluğun tekmil dış tehditlerini bertaraf eder, Galya ve Palmira imparatorluklarına son vererek ülkeyi birleştirir. Restitutor Orbis(Dünyanın Birleştiricisi) ünvanıyla anılarak başarılarını taçlandırır, ancak nihayetinde bir komploya kurban gider: hakiki bir kışla imparatoru gibi şahsi muhafızlarınca öldürülür.

Sol Invictus inancına mensup olan Aurelianus, saltanatı boyunca doğu kökenli bu güneş tanrısının kültünü güçlendirerek devlet dini haline getirir, hatta Hristiyanların noeli ile rekabet edebilmek adına 25 Aralık gününü Felis Dies Natalis Solis İnvicti ilan eder, yani Tanrı Sol Invictus’un doğum günü. Bu icraati ile Roma’nın monoteizme ve Hristiyanlığa giden yolu hızlandığı iddia edilebilir: Hristiyanlıktan ayrı ele alınamayacak ortaçağa giden yolu. Aurelianus’tan sonra, yazımızın göstermeye çalıştığı nokta artık apaçık hale gelmiştir. Roma, nihai değişimler geçirme bedeliyle üçüncü yüzyılı atlatmıştır ve halen ayaktadır, ama artık eski halinden eser kalmamıştır ve güçlenen etkiler karşısında ödün vermek zorunda kalmıştır: antik dünya, karanlık çağlar dediğimiz döneme girmek üzeredir.

Kriz dönemi antikitenin sonunun gelişini çağırdıysa, onu ilk selamlayan kişi şüphesiz ki 284 senesinde tahta çıkan Diocletianus olmuştur. Reformlarından ve dönemindeki icraatlerinden uzun uzadıya bahsetmeyeceğimiz Diocletianus: çiftçileri toprağa bağlayan serflik sisteminin köklerini atar, lejyonları tamamı ile reforme ederek savunma temelli bir askeriye düzenler ve imparatorluğu dörde bölerek Tetrarşi sistemini getirir, böylelikle ağırlık merkezini sonsuza dek Roma’dan koparır ve savunmanın yoğunlaştırılacağı eyaletlere getirir. Diocletianus’un saltanatı ve reformları, Roma’nın yakalandığı hastalığın büyük bir işaretidir esasında. Güç merkezinin Roma’nın şahsından, onun tezahürlüğünü üstlenen  sınır bölgelerine kaydığı dönemin, insanların zihnindeki paradigma kaymalarını yansıttığı iddia edilebilir: Hristiyan düşüncesinin temelindeki birçok kavramın doğduğu kaynak olan Neo-Platonist akımların bu kaymaların fevkalade semptomları olduğu barizdir. Aynı zamanda bu kaymalar, fani dünyayla bizzat etkileşimde bulunan Pagan tanrılardan, fanilerin kaderini  safî yansımalar ve tezahürler yoluyla etkileyen İbrahimi tanrıya geçişi haiz Geç Antikite Döneminin habercileridir.

Kaynakça

1-MacDermot, B. (1954). Roman Emperors in the Sassanian Reliefs. The Journal of Roman Studies

2-Alföldy, G. (1974). The Crisis of the Third Century as seen by Contemporaries. Greek, Roman, and Byzantine Studies

3-Cassius Dio, 72.36.4, Loeb edition translated E. Cary

4-Magie D. (19211932). Historia Augusta. Harvard University Press.

5-Herodian, Roman History

6-Lim, Richard (2010). The Edinburgh Companion to Ancient Greece and Rome: Late Antiquity. Edinburgh University Press.

7-Peter Brown, World of Late Antiquity

8-Nischer, E. C. (1923). The Army Reforms of Diocletian and Constantine and their Modifications up to the Time of the Notitia Dignitatum. the Journal of roman studies

9-Britton, P. D. (1981). The military and administrative reforms of the emperor Gallienus (Doctoral dissertation, Durham University)

10-Eusebius (1965). The History of the Church from Christ to Constantine. New York: Dorset Press

11-Halsberghe, G. H. (1972). THE REIGN OF AURELIAN. In The Cult of Sol Invictus

12-MORALEE, J. (2008). MAXIMINUS THRAX AND THE POLITICS OF RACE IN LATE ANTIQUITY.

-Fatih Yuşa SANK

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir