Labirentin Çıkışı

/ / EDEBİYAT

Kapıyı kırarcasına çalmaya devam etti Doğa: “Semih! Yine mi uyuyorsun, lütfen duy artık çok yoruldum.” diye şikayetlenmeye başladı son yumruklarıyla. Kapı bir türlü açılmadı, inatla açılmayan kapının ardından sesi duyulan telefon da kapının inadına eşlik etti. Hiç bu kadar uzun süre ya da hiç bu kadar derin uyuduğuna şahit olmamışlardı Semih’in o yüzden gittikçe panikliyordu Doğa. “Allahım” dedi içinden “düştü kaldı mı acaba bu çocuk neden açmıyor kapıyı?”.

Biraz daha kapı yumruklamış, içeriye biraz daha bağırmışken aklına çilingir çağırmak geldi. “Semih kızar mı acaba kilidi bozacağım için?” diye düşünmeden de edemedi Semih’in başına bir şey geldiğiyle alakalı kaygılarını unutup. O kaygılar hemencecik geri gelip binbir türlü ihtimal getirdi aklına çilingir kapıyı açıncaya dek “Banyoda kaydı mı acaba?”, “Eve biri girip ona bir şey yapmış olmasın?” gibi korkularını çilingir beyle de paylaştı. Yanında panikten ne yapacağını şaşırmış bir kadın ile elinden geldiğince çabuk kilit açmaya çalışan çilingir kilidi çözer çözmez ardına kadar itti kapıyı ve metalik bir koku geldi burunlarına.

Kapıyla başlayan koridorun sonundaki odadan geliyordu, bir iki adım atıp bakınca duvarlara fışkırtılmış gibi duran kırmızı boyanın kokusu olduğunu anladılar o metalik kokunun. Bir adım daha atınca anladılar ki o fışkırtılmış gibi duran ve kokan kırmızı boya yerde bir kolu yanına uzanmış hareketsiz yatan adamın kanıydı. Gördüğü şeyi reddetmek istediği için gözlerini kapattı Doğa, nefes almaya çalıştı, alamadı. Beti benzi atmış şekilde çilingire döndü, bir adım arkasındaki adam da beti benzi atmış şekilde ne yapacağını şaşırmış az önce kullandığı aletleri çantasına geri koymaya çalışıyordu. Bir anda ortak dert edinmiş bu iki yabancı birbirlerinden bir çift söz bekliyorlardı, biri ne yapılması gerektiğini söylese de bir şey yapabilselerdi.

Yeni dert ortağından bir tavsiye gelmeyeceğini anlayan çilingir ardına bile bakmadan, işin parası aklının ucuna bile gelmeden çantasını aldığı gibi çıktı evden ve tek başına bıraktı Doğa’yı bu bilinmezler dairesinde. Bir ümit bir şey söyler diye onun olduğu yöne dönen Doğa gittiğini görünce kapıyı kapattı ardından. Başını ellerinin arasına aldı, saçlarını karıştırdı ve girdi kırmızı boyalı odaya.

Boydan boya çizilmiş bir kol, etrafa dökülmüş renkli hapların yanında gördüğüne inanamadı güzel yüzlü arkadaşını. Yerde yatan bedenin yanına çömelip dikkatlice süzdü onu, hiç kabullenemedi Semih’e baktığını. Tekrar ayağa kalkıp bir o yana bir bu yana yürüdü odanın içinde, çıkardığı topuk tıkırtılarının sessizliği bozması daha da huzursuz etti onu, fırlatırcasına çıkardı ayakkabılarını. “Kırmızı boyanın” önce duvara ulaşacak kadar şiddetli oluşunu sonra arkadaşının yanında birikmesini görünce ağlamak istedi, ağlayamadı. Katlanmış beyaz bir kağıt gördü gözlerini kırmızılıklardan almaya çalışırken. Korkak adımlarla yürüdü bu hengamede beyaz kalmayı başarabilmiş olan kağıda.

“Söylemek istediklerimi söylemeye başlamadan önce usulen belli etmeliyim sanırım, tamamen kendimdeyim. Son sözlerimin kalıcı olmasını istedim, son kez karşılıklı olmasa da konuşmak istedim sizlerle. Devamını okumaya korkmayın, hiçbirinizi suçlamadım hiç kimsenin bir payı yok.

Çok uzun süredir güneş hiç doğmadı, doğduysa bile ne aydınlattı günümü ne ısıttı beni. Ardına kadar açmaya çalıştım perdeleri ancak hiç ışık girmedi içeri. Güneşe ne oldu bilmiyorum, neden gelmiyor her sabahki gibi soramıyorum kimseye, en sevdiğim yemeklerin tadı neden yok artık, bilmiyorum bulamıyorum da neyin eksik olduğunu. Sıcak su torbası kollarımı boğum boğum yaktığında neden hissetmedim bilmiyorum, onun beni yakmasından önce kolumu kestiğim jilet de canımı hiç acıtmamıştı. Hatırlıyor musun anne, kolumu ilk sen görmüştün. Nasıl titremişti dizlerim sana bir yalan bulmaya çalışırken! Ne kızmıştın bana “Kollarında iz kalacak!” diye. Mutsuz olduğum için de çok kızmıştın bana, “Hepimiz senin için her şeyi yapmaya hazırız, olmayan paramızı önüne dökmeye de hazırız, ne istiyorsun?” diye de sormuştun. Neden mutsuz olduğumu bilmek istiyordum, mutsuzluğumu dışarı akıtmak için kestiğim kollarım neden hiç acımamıştı bunu bilmek istiyordum.

Aylarca insanlarla konuşup güneşin doğup doğmadığının ipucunu bulmaya çalıştım, hep dinliyordum yemeklerde neyin eksik olduğunu söyleyecekler mi diye, hiç söylemiyorlardı. Soramıyordum, bana garip bakacaklar onların tadını da kaçıracağım diye soramıyordum. Çok denedim canımı acıtmayı; kestim, yaktım hiç kaçmadım acıdan ama o hiç yakalamadı beni. Canım hiç acımadı. Merak etmeyin, kendimi öldürürken de acımamıştır.

“Niye ışıklar hep kapalı, neden üşüyorum yılın her vakti?” gibi sorular beni bir müddet daha bağladı hayata. Sabahları uyandığımda bu soruların cevaplarını bulmayı amaç edinebiliyordum en azından ama son zamanlarda bu sorulara olan merakımı da kaybettim. Gözümü hiç açmamışım gibi bir karanlığın içine uyanıyor, işe gidiyor, yapmam gereken işlerin önünde bir girdaba kapılıp gidiyor, eve döner dönmez de yatıp uyuyordum. Tanıdık karanlık çok güzel sarıyor sarmalıyordu beni uzun uzun uyurken.

Etrafımdaki insanlar şikayetlenmeye başlamıştı, Semih neredeydi? Her zaman gülen, onları eğlendiren, mesai sonrası etkinliklerinde herkesi birleştiren Semih nereye gidiyordu gözlerini boşluğa daldırıp daldırıp?

Yolunu hiç bilmediğim bir labirentte çıkışı arıyordum, çıkışı bulmaya çalıştıkça kayboldum. Hiç çıkamadığım bu labirentten çıkabileceğime olan inancımı yitirdim, her gün uyanıp çıkış yolu aramayı bırakalı çok oldu, artık her gün uyanıp bu labirent oyunundan pes etmek istediğimi düşünüyorum. Bir daha bu labirentin içine uyanmamak için Meliha’nın düğününün geçmesini, Umut’un mezun olmasını, iş yerindeki batma riskinin geçmesini bekledim.

“Ne zamandan beri planlıyordu bunu?” diye soracak olursanız cevap veremem ancak Orhan Meliha’ya evlilik teklif ettiğinden beri erteliyorum. Bu mutlu günlerine adımlar atarken benim yüzümden hiçbir şey sekteye uğrasın, benim yüzümden bir şey ertelensin istemedim. Onlar bu süreç içindeyken Umut’un mezuniyet sınavları girdi araya, “ya bana üzülüp başarısız olursa sınavlarda ya da hak etmediği notlarla mezun olursa benim yüzümden” korkusuyla ertelemeye devam ettim. Onlar düğün gibi mezuniyet gibi mutlu adımlar atmaya çalışırken büyük bir kriz yaşadı şirket, yapmam gereken bir sürü iş vardı, ben gidersem benim yüküm de pay edilecekti iş arkadaşlarıma. Kimse benim yüzümden daha fazla iş yapsın istemedim, kimse benim yükümle mutsuz olsun, başarısız olsun istemedim.

Hem hayatım boyunca hem bu kararı verdiğim süreçte en büyük korkum birilerine yük olmaktı. Yaşarken de istemedim ancak öldükten sonra da yük olmak istemiyorum bu gezegene ve kimseye, bedenimin yakılmasını her şeyden hafif olan külümün serpilmesini istiyorum. Sakın bir küpün, bir kabın içinde saklamayı düşünmeyin küllerimi o kap kadar yük olduğumu hissederim.

İntiharımı erteleme fikirlerimin tamamen bana ait olduğunu düşünmeyin, Mehmet Pişkin’in asil düşünceleri bunlar. Umarım kimseyi üzmeyerek onun kadar asil olabilmişimdir. Ondan bahsetmişken keşke ben de veda notumda “Doya doya sevdim, doya doya sevildim!” diyebilseydim. Sevmeye uygun değil mi hepimizin taş kalbi? Benimki sevemiyormuş işte doya doya, hiç ait hissedemiyormuş dokunduğu bedenlerin ruhlarına. Bu cümleler arasında özür dilemem gereken biri var: Yeşil yeşil gözleriyle bana hep sevgi dolu bakan Doğa. Özür dilerim Doğa, izin verebilseydim beni kocaman gözlerinden çok daha büyük olduğuna inandığım kalbinin içine almana doya doya sevilebilirdim eminim, burada sana haksızlık ediyorum ama özür dilerim ki bilmiyordum bu labirentin yollarını, gelemezdim sana yolu bulup.

Bu yolculuğu sonlandırırken bu iki yolu ardı ardına seçmek zorundaydım işimi garantiye almak için. Yüksek doz uyuşturucu da öldürebilirdi ama sanırım param yetmezdi, siyanür ile selam da çakabilirdim caniler canisi Hitler’e ancak onun kokusu da zarar verebilirmiş başkasına. Kimseye zarar vermek istemem giderken, bir kurşun da yolculayabilirdi beni ancak sesini biri duyarsa beni kurtarmaya gelir ve engel olabilirdi son yolculuğuma. Umarım bir aksilik çıkmaz ancak olur da çıkarsa lütfen çabalamayın beni öldürmemek için, tüm dileklerim bu yönde.

Bitti mi söyleyeceklerim bilmiyorum ama sanırım hiç bilemeyeceğiz, son bir şey merak ediyorum yalnızca, onu da size yazabilecek durumda olmayacağım: Ne gelecek aklıma ölümü beklerken? Veronika gibi saçma başkentleri düşünecek miyim, sevdiğim insanların yüzü geçecek mi gözümün önünden, “hayatımın bir film şeridi gibi geçecek olması” gerçek mi, biri gelecek mi beni benden almaya?

Bu hayatta bir şekilde yanımda olduğunuz için teşekkür ederim, ışıkların altında oldukça keyif aldım sizinle yaşamaktan. Umarım yaşadığım ve nefes aldığım günler boyunca hiç acıtmamışımdır sizi. Lütfen nefes almayı bıraktığımda üzülmeyin, ben zaten çoktan ölmüştüm.

-Semih.”

Kulakları uğuldayarak vedalaştı korkak adımlarla kavuştuğu mektupla. Kolları sündü, omuzları düştü gelen ağırlıkla. Zorla kaldırdı kollarını ve telefonunu buldu, son aramalarının aksine kısa bir çalmadan sonra açıldı telefon “Hülya…” dedi zorla çıkardığı sesiyle “Ben şimdi ne yapacağım?”

Kapak Görseli:2021. Margarethe-Illustration.Com. http://www.margarethe-illustration.com/. Guy Billout, Couple in Maze (Görsel üzerinde oynama yapılmıştır)

Ayşe Nazlı KAYI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir