Klarnetin Ruh Verdiği Kültür: Türkiye’nin Romanları ve Bitmeyen Müzik

/ / GÖRSEL SANATLAR VE MÜZİK

 

 

 

 

“Sizden olanı unutup, ötekini kendinize uyarlayarak modern olamazsınız. Kimlikler bu şekilde silinmemelidir.” (Barbaros Erköse)

Önsöz: Bu yazının bir fon müziği olsaydı kesinlikle Barbaros Erköse-Atlantik Taksim olurdu. Bu sebeple yazının hemen öncesinde, size eşlik etmesi için bu muhteşem parçayı ekledim. İyi dinlemeler ve iyi okumalar!

Sidney Bechet’tan Eric Dolphy’ye cazın temellerinden birini oluşturan klarnet, Doğu Akdeniz’in yerli Roman müziğinde güçlü bir şekilde kullanılmaya devam ediliyor. Dünyanın başka yerlerinde klarnet genellikle saksafonun gölgesinde kalsa da Balkanlar, Yunanistan ve Türkiye’de geleneksel müziğe kattığı caz tonlarıyla, çeşitli insan duygularını ustaca seslendirebilmesiyle ve teknolojinin geldiği nokta sayesinde kazandığı yeni fırsatlarla en çok kullanılan enstrümanların başını çekiyor, hem de hala.

                                                                                                                                                Barbaros Erköse

Türkiye’de klarnet dendiğinde akla ilk gelen isimlerden biri hiç şüphe yok ki Barbaros Erköse. 86 yaşında olan Erköse -Türkiye’de yaşayan Türk-Roman, sık kullanılan ama daha az tercih edilen haliyle: çingene- hayatını adadığı klarnetin, Türkiye’deki yerini büyüten ve bunu dünyaya duyuran belki de en önemli kişi. Genç yaşta hayata veda eden Selim Sesler’in babası gibi klarnetçi oğlu Ramazan Sesler ve Türkiye’de en çok tanınan sanatçılardan biri olan Hüsnü Şenlendirici de bu geleneğin öncülerinden.

Bahsi geçen Romanların hepsi Türkiye’de doğdu. Aileleri, I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Türk-Yunan Savaşı’nın mübadele kararları gereğince nesiller boyu yaşadıkları Yunan topraklarından Türk topraklarına döndüler. Bu isimlerin hepsi daha çocukluklarında müzikle tanıştı. Öncelikle evde, mahallede, müzikle soluyan bir çevrede büyümek belki de onların şansıydı. Evlerdeki eğlencenin sokaklardaki kutlamalara taştığı, onun coşkusunun da düğünlerle taçlandırıldığı eşsiz bir cümbüş. Roman mahallelerinden eksik olmayan müzik, virtüözlerin doğuşunun simgesi olacaktı.

Roman kültürü; sayısız zorluğun, sosyal ve ekonomik sorunların ortasında, daima şenlik ve müziksever olarak ifade edilir. Sözgelimi Erköse ve Sesler aileleri, nesiller boyu her türlü sahnede, konser salonlarında, meyhanelerde ve diğer nice şenlikte sahne aldı.  Ramazan Sesler babasının üslubunu, tekniğini ve repertuarını zamanla edinerek hem babasıyla birlikte çalıştı hem de ona eşlik etti. Verdiği bir röportajda düğünleri genç müzisyenler için bir imtihan yeri olarak niteleyerek öneminden bahseden Sesler şöyle diyor:

“Orada önce kendini ispatlarsın. Diğer arkadaşlar seni duyar, beğenir ve kendi düğünlerinde de çalmanı isterler. Gidersin ve orada da çalarsın.”

Radyoyla Gelen Ün ve Dünyaya Açılmak

Sürekli müzik kültürü, en yetenekli Roman müzisyenlerde olağanüstü kulak, teknik, repertuar ve doğaçlama becerilerini de beraberinde getirir. Bu beceriler Erköse’ye TRT’nin de kapılarını açmıştır. Stüdyo müzisyeni olarak girdiği TRT, Erköse’nin müzik hayatını şekillendire en önemli gelişmelerden biridir. Ünlülerle beraber, onların arkasında çalmak onu iyice tanınır kıldı. Performansı sorgulanamayacak kadar iyiydi ve Romanlar arasında da inanılmaz tanınır ve saygın bir konuma ulaştı. Bunda şüphesiz, kendisinin de bir Roman oluşu ve Roman müziğini, kültürünü, onların sesini diğerlerine de ileten bir köprü görevi üstlenmesi rol oynadı.

                                                                                                                  Anouar Brahem Trio (soldan birinci kişi Barbaros Erköse)

Erköse’nin gittikçe popülerleşen radyo çalışmaları, ülke sınırlarını aştı ve muazzam müzikal ortaklıkların kapısını açtı. 1991’de ECM’nin çıkardığı, Anouar Brahem imzalı Conte de l’Incroyable Amour ve yine Anouar Brahem imzalı, 1999’da Avusturya’daki bir manastırda kaydedilen Astrakan Café’de Tunuslu ünlü ud sanatçısı Brahem’le çalıştı. Gelin bu tanışıklığı bir de Erköse’den dinleyelim.

“86 senesinde Enver İbrahim Taksim’de bir otelde kalıyor, radyoya (TRT) gelmiş. Kudsi Ergüner’le bir temas ediyor. Tunus’ta 10 konser var diyor. Oradan üç tane müzisyen arkadaş; klarnet, keman, kanun istiyorlar. Kemal Demir, Ahmet Cennetoğlu kanun, diğer klarnet Nuri Gün diye bir arkadaş; onlar da radyo sanatkârları… Notalarını getirmiş, bir parçası var 20 gün çalamıyorlar. Bir satır çalıyorlar, ikincide takılıyorlar. Benim de Paris’te konserim vardı, geldim merdivenleri çıkıyorum, bir telefon çalıyor… Ben de çabuk çabuk kapıyı açtım; Kudsi Ergüner: “Abi sen neredesin?” “Paris’te konserim vardı, bitti…” “Ya, bu arkadaşlar bunu çalamadılar, Enver İbrahim diye birisi var, Tunuslu… 10 konseri var Tunus’ta, sen gel,” dedi. Ben de Ali (Erköse) abimi aldım, yeğenim vardı Serder Şal… Geleyim dedim, “radyoda beşte…” “Olsun,” dedim. O şekilde tanıştık Enver’le. Ve biz o parçayı çaldık, beğendi. Tunus’ta 10 konser eşlik ettik, tanışmamız böyle oldu. Bizi çok takdir etti. Bir hafta sonra bana telefon açtı. “Beraber,” dedi, “Trio; Lassad (Hosni), sen, ben dünya turuna gideceğiz,” dedi. Ben kabul ettim. Bu sefer Amerika, bütün her tarafı, dünyayı gezdik beraber.”

                                                                                                                                         Anouar Brahem

Bilindiği üzere, Avrupa Birliği ve ilişkili ülkelerde 10 ila 12 milyon arasında Roman yaşıyor. İspanya’da Roman müziği, flamenko haline geldi. Astrakan Café albümünde bulunan “Parfum de Gitane” şarkısında Brahem, klasik Osmanlı müzik geleneğine dayanan İber (İspanyol) ve Mağrip (kuzeybatı Afrika) kültürlerini flamenkodan tamamen farklı bir şekilde birleştirmeye çalıştı. Erköse, serbest cazın olanaklarıyla geleneksel Doğu tınıları ve tamamen saf bir ton yakalamayı başardı. Kendisinin klarnet açılış notaları o kadar güçlü ve temizdi ki trompet gibi duyulması muhtemeldi.

Türkiye, geleneksel Oryantalist dünya görüşünde batıyı doğudan ayıran; türkülerin, Arap ritimlerinin ve popüler müziğin etkilerini müzikal bir potada eritebilen bir kavşak noktası olarak tanımlanır. Brahem ise Türkiye’ye, Yunanistan’a ve memleketi Tunus’a komple bir Akdeniz tınısı olarak baktı. Brahem, udun, bir doğu/batı birleşiminden ziyade Asya, Avrupa ve Afrika’yı Akdeniz havzası etrafında kesintisiz bir şekilde birleştirdiğini hayal etti.

Geleneksel ama bayağı müzikal kalıpların etkisinden kopmaya çalıştı. Ne tesadüftür ki Erköse de aynısını yaptı. Amerikalı tromboncu Craig Harris’le çalışırken Türkçe, Roman, blues, reggae, funk ve hip-hop gibi stilleri bir araya getirdi. 2000 yılında California’da yayınladığı albümü Lingo Lingo’dan bir şarkı olan Yalvarış ise bir Fransız diskosunda duyduğu Kuzey Afrika dans şarkısından esinlenildi.

Roman müzisyenlerin esnekliği ve üstün doğaçlama becerileri, onları füzyon veya sentez çalışmasına uygun hale getirdi. Yerli ve geleneksel müziği diğer tarzlarla “seyreltmeden” birleştirmek, algılanan özgünlüğün korunmasını da gerektirir. Bu yüzden Erköse “Sizden olanı unutup, ötekini kendinize uyarlayarak modern olamazsınız. Kimlikler bu şekilde silinmemelidir.” Dedi. Brahem ise gelenek, kökler ve moderniteyi birleştirmenin çok tutucuysa banal, aşırıysa kötü bir uyum olabileceğini söyledi. Otantikliğin, bir yerin yerelliğini doğruluk ve özgünlükle temsil etmekten geldiğini iddia etti.

Roman halkının müzikalitesi, onları Erköse’nin başını çektiği stüdyolar, düğünler, gece kulüpleri ve klasik konser yolları da dahil olmak üzere Türk müzik endüstrisine entegre ediyor ancak bu pek çok yönden marjinal kalmalarını önleyemiyor. Bir Roman müzisyen olan Erköse, İKSV aracılığıyla caz festivalinde onurlandırıldı. Bu gelişme görünürde olumlu bir gelişme olsa da Türkiye’yi büyük ölçüde etnik bir çekişme ve çatışma yeri olarak betimleyen onlarca haberle belirgin bir tezat oluşturuyor.

Kendisi de bir müzisyen olan Türk etnomüzikolog Muammer Ketencoğlu, nüfusun yerinden edilmesinin ve hükümetlerin azınlık politikalarının etkileri hakkında çok şey yazdı. Tarih ve sanatın iki farklı hikâye anlattığını kuramlaştırdı. Müziğin; milletler ve devletler, asimilasyon ve kültürel temizlik kavramlarından farklı olarak hayatı şekillendiren, yönlendiren ve dönüştüren daha kişisel, daha duygusal ve daha insancıl bir hikâye anlattığını savundu.

Tüm zorlamalara, tüm baskılara rağmen İstanbul’un ve Türkiye’nin Roman mahallelerinde klarnet başta olmak üzere çalgıların sesi yükselmeye devam ediyor. Yaşayan efsane Barbaros Erköse ve diğer tüm Roman sanatçılar verdikleri emeğin meyvelerini almak için bekliyor ve hafiften de gülümsüyor.

Sonsöz: Bu yazının fikri altyapısını oluşturan noktaları yazmasam olmazdı. Müziğiyle yıllardır her anıma ilham olan Anouar Brahem, yaşayan efsanelerden Barbaros Erköse bu süreçte iki ana aktör oldu. All About Jazz platformunda yayınlanan Türkiye’deki Romanlar ve onların müzikleri üzerine makale ve prensesemektuplar.com sitesindeki Brahem-Erköse röportajı da yazının temelini oluşturdu. Sonuç olarak sesini duyduğumuz ama görmezden geldiğimiz o insanların müziğini sizlere iletebildiysem ne mutlu bana!

Kaynakça

Metin Kaynakçası

www.allaboutjazz.com

www.prensesemektuplar.com

www.cazkolik.com

Görsel Kaynakçası

www.allaboutjazz.com

www.deezer.com

Spotify kodunu okutamayanlar için:

<iframe style=”border-radius:12px” src=”https://open.spotify.com/embed/track/3brliktHM1489UwzXqREuv?utm_source=generator” width=”100%” height=”380″ frameBorder=”0″ allowfullscreen=”” allow=”autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture”></iframe>

-Eren Akkoç.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir