Edgü’nün Hakkari’sine Dair Mülahazalar

/ / EDEBİYAT

İnsanın başına şehirler de gelir. Kimi kader der kimi tesadüf. Bir gün yolları ansızın oraya düşer. Kimileri için artık eskisi gibi olmak mümkün değildir. Başa o şehir geldi miydi, insan, bambaşka biri olup çıkıverir. Ferit Edgü için de Hakkâri böyledir. Bildiğimiz, tanıdığımız, okuduğumuz Edgü’yü Edgü yapan basbayağı bir şehirdir. Tabi basbayağı deyip geçmemek gerek, orası Hakkâri’dir. 

“Her kim ki seni gerçekten yaşamıştır  

bu inilti sürüp gider yaşamında, düşünde.  

Örneğin:  

Senden ayrıldıktan sonra  

sana hiç benzemeyen  

gerçek kentlere gittim.  

Uygarlığın büyük kentlerine.  

O kentlerde de insanlarla konuştum  

yabancı, ama bildiğim dillerden.  

(Sen benden, ben senden olduğum halde, garip, yüzyıllar boyu hiç öğrenememişiz birbirimizin dilini) 

Ama her sözcüğümde, senin kokun, senin soluğun, senin yokluğun,  

senin yoksulluğun ve senin ölümlerinle doğumun vardı.  

Asfalt yollarda saatte yüz yirmi kilometre hızla ilerleyen renk renk,  

biçim biçim otomobiller akıyordu.  

Ama ben baktığımda koyunları görüyordum,  

dağlardan, otlaklara inen.  

Ve genzimi yakan koku  

benzin değil, koyunların kokusuydu.  

İnce, uzun, sarışın kadınlarla sevişiyordum, rahat sıcak otel odalarında.  

Ama her sevişmeden sonra, sende konakladığım günlerin, gecelerin yatakları 

o yataklarda yaşanan yalnızlığın kara düşleri çıkageliyordu.”  

(O/Hakkâri’de Bir Mevsim – Ferit Edgü – Ön ve Sonsöz – s.11) 

 

Ferit Edgü’yü konuşmak için Hakkâri’yi konuşmak bir mecburiyettir. Ön ve Sonsöz bölümünde kendisine ne denli tesir ettiğine şahit olduğumuz bir şehir, Edgü adına irdelenmeyi pekâlâ hak eder. Edgü, Sözlü/Yazılı kitabında da bu milattan bahseder, şayet bu bir yeniden-doğumdur: 

“Benim için de bir Hakkâri’den Önce (1954-1964) ile Hakkâri’den Sonra’dan söz edilebilir. Ama öyle sanıyorum, bu sınır Hakkâri’nin uçurumları kadar derin değildir. Bunun nedeni, Hakkâri’ye giderken de, yanımda, o hiç kurtulamadığım kendimi götürdüğüm içindir.”  

Hiç kurtulamadığı kendiyle -böylesine yabancısı olduğu bir şehirde- mücadelesiyle yeniden var olur Edgü. Belki de kıl kadar ince bir sınırla ayrılmış miladını böyle yaratır. 1959-64 arasında Paris’te yaşarken 27 Mayıs sonrası kararlardan olan, yedek subaylığı öğretmen olarak yapabilme olanağından faydalanır ve Türkiye’ye döner. Üç ay sonra ise tayini Hakkâri’ye, yörenin en yüksek dağ köyü olan Pirkanis’e çıkar. Yolu, elektriği, telefonu olmayan; içinde sıra, yazı tahtası ve soba bulunmayan bir okulu olan bu köy Edgü’de derin izler bırakır. Uygarlığın başkenti Paris’ten kendi ülkesinin bilinmezliğine, en doğusuna doğru bir yolculuğa çıkan Edgü sonbahar ile bahar arasını Pirkanis’te geçirir ve buradan derin izlerle ayrılır. Sonraları, bu yolculuktan bahsederken, Pirkanis’te insan gerçeğinin bir başka boyutunu gördüğünü, yöre insanından çok şey öğrendiğini defalarca anlatır. Antonin Artaud şöyle demiştir: “Ne anam var, ne babam, ben kendi kendimi doğurdum.” Edgü bu alıntıyı da Buluşmalar’da kullanır. Daha önce de vurgulandığı üzere Edgü, orada yeniden doğmuştur, tıpkı Artaud gibi kendi kendini doğurmuştur. İstanbul’dan sonraki ikinci yuvası artık Hakkâri’dir.  

 

 

Bir yazarın, ruhuna böylesine zerk eden derin bir izden sonra, maddi ve fikri hayatında eskisi gibi olamayacağı aşikârdır. Eserlerinin belkemiğini oluşturan bu yolculuk, özellikle O/Hakkâri’de Bir Mevsim ve Kimse kitaplarının adeta baş kahramanı olmuştur. O ve Kimse, aslında birbirinin devamı değildir fakat birbirlerini tamamlarlar. Bu ikisinden yıllar sonra yazılan Yaralı Zaman ise geç gelen bir eve, doğum yerine dönüştür. Bu yazıyı planlarken Edgü’nün edebi karakterini, doğduğu ikinci yeri ve onunla özdeşleşen -diğerlerine nazaran- iki kitabı O ve Kimse’yi ortak bir noktada birleştirmek nihai amacımdı ve biraz da Edgü’nün yazınsal yönünden, yazısındaki izleklerden bahsetmek istiyorum. 

Edgü’ye göre folklorik ögeler şehri var eden temel unsurlardandır ve hatta en önemlisidir. Parisien bir yaşam sürerken böylesine bir düşüncede değildir Edgü. Şüphesiz, onu ikinci doğumuna götüren yolculuk bu fikri değişimi tetiklemiştir. O ve Kimse’de, yöre insanı ve yöre betimlemesine oldukça yer verir. Kimse’de odak bireyken, içsesler oldukça yer tutarken ve monologlar anlatıya hakimken O’da ise birey ve bireyin dış dünyayla etkileşimi -tabii alt katmanda bireyin bireyle etkileşimi ve yer yer çekişmesi- odağın ta kendisidir. Edgü, bireyi baz alarak, bireyden topluma bir köprü kuruyor ve bunu yaparken köprüyü büyük bir cesaretle defalarca yıkıyor; daha farklısını, daha genişini, daha özelini yapma gayretini hiç kaybetmiyor. Anlatı olanaklarının tamamını kullanarak ve dizinsel farklılıklardan faydalanarak bir yeri iki kez anlatmayı deniyor. Aynı yeri bir kez düzgünce anlatmak bile hayli zorken bunu iki defa eşsiz bir biçimde yapmayı beceriyor. Bu noktada Mahmure Kahraman’ın şu tespitini hatırlatmazsam olmaz. O ve Kimse’de, birinden diğerine doğru gerçekleşen ve sınırları net olmayan gelişme, birincinin yazınsal sorunları ortaya koyması, diğerinin bunları çözmesiyle hissedilir. Kimse ‘tanı’dır, O ise ‘sağaltım’. Bu yönüyle anlatım tekniği açısından her iki romanın birbirinden çok farklı, özgün birer yapıt oldukları tartışma götürmez. 

Edgü edebiyatını, özellikle de O ve Kimse özelinde incelerken dört ana başlığa referans vermek gerekir. Bunlar maddi kültür, gelenekler, inançlar ve batıl inançlardır. Önceki paragrafta da vurguladığım üzere, Edgü varsa folklor de vardır. Maddi kültür başlığı altında ise coğrafi koşullar, barınaklar, yiyecekler ve eşyalar kendine yer bulur. Bahsi geçen iki Edgü kitabında da maddi kültür neredeyse kitabın tamamını oluşturur. İki kitapta da ana karakter Edgü’nün bir yansımasıdır. Yer yer kendisi yer yer karşıtıdır. Alışkın olunmayan barınma şartları ilk satırlarda kendine yer bulur. Helanın konut dışında olması dahi Edgü’yü oldukça şaşırtmıştır. Barınaklar için de Kimse’de şöyle der: “Buradaki kuru taş duvarlarda, kerpiç duvarlarda..”  

Pirkanis’te ısınmak için tezek yakılır, doymak için yufka yenir hatta arasına da küflü ya da otlu peynir konur. Soba yakılır, semaver hazırlanır, çaya ufak ufak kırılmış kesme şeker konup öyle içilir. Bu dünyaya oldukça yabancılık çeken başkişi -bu kişiyi Edgü olarak da kabul edebiliriz- belleğini zinde tutabilmek için düşlerine sığınır. Kimi zaman korkunç kabuslara dönüşseler de rüyalar onun için bir kaçıştır. Kişiyi, kısa da olsa, bir yanılsama da olsa, özlenene götürürler ve yabancı olandan, korkulandan kaçırırlar. Başkişi uyanıkken dahi hep başka yerlerde olmayı düşler. Bu soğuğa alışkın değildir, çok üşüdüğü ıssız gecelerin birinde daha sıcak, çok sıcak bir yerde olmayı hayal eder: “Örneğin, bir hamamda. Bir göbek taşının üstünde.” Ülkenin belki de en soğuk yerlerinden birinde, başkişi soğuktan tir tir titrerken göbek taşı üzerinden sıcağa dair bir fantezi kurar. Hayalleri sıcak ve göbek taşı, hayal de olsalar onu ilk evine ulaştıracak yegâne şeylerdir.  

Van olduğunu sandığımız şehre yolculuk ve şehrin çarşısına varış bir sonraki durağımız. “Çarşı demek, insan demekti senin için.” Başkişi burada, yine hiç tanıdık olmadığı bir olayla karşılaşır. Kışın yolların kapanacağını bilen köylüler gerekli tüm ihtiyaçlarını kent pazarından tedarik edip köylerine kapanacaklardır. Barınmak, yemek, içmek, ısınmak, kısacası her şey bildiği, ait olduğu, yıllarca yaşadığı ‘uygar’ dünyadan çok farklıdır. Burada her şey bambaşkadır.  

Edgü’nün maddi kültür yansımasının coğrafi tarafına son kez bir bakış atacaksak, cemrelere de değinmemiz gerekir. Edgü, özellikle de O ve Kimse romanlarında, varoluşun temel unsurlarından zamanın mekanla uyumunu irdeler. Zamanı, roman dokusuna bir anlatı ögesi olarak yerleştirir. Hatta yer yer, James Joyce ve Samuel Beckett eserlerinde gördüğümüz gibi zaman, neredeyse romanın başkişisi haline gelir. Edgü, Kimse’de, şehirdeki mevsim geçişlerini cemrelerle ifade eder. Baharın gelişi için duyulan o derin sabırsızlığı, içi içine sığmama durumunu cemrelerle sembolize eder, şayet her biri adeta bir müjdedir.  

“(…) birinci cemre düştü bile. /Nereye (…) Havaya mı? / Hayır, toprağa (…).”  

Romanın başkişisi, Pirkanis’te, bir dağ köyünde baharın gelmesini ve böylece karların erimesini beklemektedir. Ona bunu haber edecek olansa cemrelerden başkası değildir. Son cemre de düştüğünde, başkişi artık sadece yolların açılmasını bekleyecektir ve nihayet düşlediği evine, ilk evine dönebilecektir.  

 

Kaynakça 

1- Yılmaz, Levent (söyleşi): Kitaplık; Sayı 32; Bahar 1998; YKY İstanbul; s.14-15 

2- https://t24.com.tr/k24/yazi/ferit-edgu,2159

3- https://www.mimesis-dergi.org/2021/03/romandan-tiyatroya-o-hakkaride-bir-mevsim/ 

 

– Eren Akkoç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir