Edebiyatın Umut Etmekle Bir İlgisi Olmalı

/ / EDEBİYAT

Güneşin ışıltılı tenimi yakan ısısıyla kabuk bağlamış yaraları iyileştirici etkisini, edebiyatın insan ruhunu beslemesine benzetiyorum. Nasıl ki yaşamımızda bir şeyler yolunda gitmediğinde kendimizi ifade etmek, bilgilenmek, içe dönmek bizi yeniden ayağa kaldırıyorsa edebiyat da yazıp okuma sanatı da insanı yeniden canlandıran, tomurcuklarını büyüten bir güç…

Edebiyat, yazı yazmak, yazmaktan başka yolu olmayanlar için birçok şeyi ifade eder. Yazı yazmak, okumak sizin hem kasırgalı hem güvenli limanınızdır. Yazdıkça içinizde bulunan girdaptan çıkar, yazdıkça ruhunuzda olan sıkıntıları anlamlandırırsınız.

Ünlü yazar Ahmet Ümit’in de dediği gibi ‘’Edebiyat insan ruhuna yapılan yolculuktur.’’ Kendinize yolculuk yaptıkça benliğinizi tanır, tanıdıkça ruhunuzun derinliklerini keşfeder, keşfettikçe daha çok yazarsınız. Her an aklınıza düşebilecek imgelerle ve kurgularla yaşarsınız. Dış dünyada insanları gözlemleyen yazar, insanların göz kırpmasını, ellerinin hareketlerini, bakışlarını içselleştirir. Empatinin doruğuna çıkıp yazmaya can atacak hale gelir… Geceler boyu yazmadan rahat uyuyamamaktır belki de bu yolculuğun seyri… Edebiyat ,yazı yazmak, okumak esasında bir yolculuktur.

Peki insanın kendiyle, dünyayla, insanlarla yolculuğu kasvetli, ürpertici kederden beslenen bir yolculuk mudur yoksa yol aydınlık, umutlu ve güneşli midir? Sürrealizmin kurucu isimlerinden Andre Breton, edebiyatın insanı her şeye ulaştıran en kasvetli yollardan biri olduğunu söyler. Şüphesiz ki bazı şairler, akımlar gerçekten de insan ruhunun bunalımlarından, kasvetinden beslenir. Örneğin insanın iç dünyasını şiire taşımak isteyen, şiirde müzikaliteyi ve anlam kapalılığını gerekli gören sembolizmde karamsar bir hava hâkimdir.

Varoluşçu yazar Albert Camus ise ”Yabancı” adlı romanında, karakterin ve hikâyenin tüm karamsarlığına rağmen şunları söyler: “Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umut kesmek gerektiği düşüncesiyle nasıl kalır insan?.. Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluruz. Dünyanın hiçbir anlamı yoktur demek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur. Ama yaşamak ve örneğin yiyip içmek, kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer veriyoruz demektir. Umutsuz bir edebiyat ne demek olabilir? Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa bir bir anlam taşır. Gerçek umutsuzluk can çekişme, mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.”

İnsanın kendiyle, dünyayla, insanlarla yolculuğunun kasvetli mi yoksa mutlu bir yolculuk mu olduğu görüldüğü üzere şairden şaire, eserden esere hatta şairlerin kendi eserlerinde bile değişmektedir. Çünkü sanatçılar da insanlardır ve yaşadıkları olaylar da sürekli dönüşüp değişmektedir. İnsan gibi sanat eserleri, şiirler, romanlar değişir dönüşür. Çünkü ona bakan göz değişmiş ,evrimleşmiş ve dönüşmüştür. Ve sanat eserlerinde gördüğümüz bu değişmek, evrimleşmek insanlarda, dünyada gördüğümüz bir değişimin yansımasıdır. Bir nevi toplumlar değişince, acı çekince nasıl ki savaşlar çıkıyor, devrimler oluyorsa insan da acı çekince edebiyat ortaya çıkar. “Siyasal özgürlüklerden yoksun bir toplumun çığlıklarını duyabileceği tek kürsü edebiyat kürsüsüdür.”der Alexander Herzen…

Nasıl ki her yazarın duyguları, algılayış biçimleri, benliği farklıysa yazarların toplumu algılayış biçimi de farklı olabilir. Örneğin aynı toplumda, aynı yüzyılda büyüyen iki dev yazar Tolstoy ve Dostoyveski’nin topluma, bireye, siyasete, tarihe bakış açıları farklıdır. Mesela Tolstoy savaş olgusunu ”Anna Karenina” adlı romanında Osmanlı-Rus Savaşı  üzerinden eleştirirken aynı savaşı daha milliyetçi olan Dostoyevski ‘’Tanrı Rus gönüllüleri başarılı kılsın!” diye yüceltir. İkisinin de toplumu çözdükleri, ortaya koydukları, sanatla harmanladıkları bir gerçektir ama topluma, tarihe, savaşa bakış açıları farklıdır.

Nasıl ki yukarıda bahsettiğimiz gibi sanatçıların eserleri, duyguları, bakış açıları değişebiliyorsa bir şairin şiir içinde şiir aktıkça olaylara, kendine bakış açısı değişebilir. Bir esere başladığında ruhunun derinliklerinde kaybolmuş, kendini arayan sanatçı, eserinin sonunda kendine dair, topluma dair cevapları bulmuş ve aydınlığına kavuşmuş olabilir. Murathan Mungan bir şiir içindeki değişim halini ”Yalnız Bir Opera” şiirinde şu dizelerle dile getirmiştir:

”Bu şiire başladığımda nerde,

şimdi nerdeyim?

solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden

ikindi yağmurlarını bekleyen

yaz sonu hüzünlerinden

gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim (…)

Bu şiire başladığımda nerde,

şimdi nerdeyim?

yaram vardı. bir de sözcükler

sonra vaat edilmiş topraklar gibi

sayfalar ve günler

ışık istiyordu yalnızlığım

Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum

İlerledikçe… Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde

Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü

daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.

Aşk… Bitti. Soldu şiir.

Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden”

Murathan  Mungan ”Yalnız Bir Opera” şiirinde yazarak değişmiş, dönüşmüş ve iyileşmiştir. İşte sanatçılarında bazı eserlerinde yaptıkları budur. Bazen yazar bunu kendi kurgusunda yarattığı karakteri aracılığıyla yapar bazen de şiirinde kendini evrimleştirir. Bu süreç doğal bir akıştır, yaşamın kendi yolunda yürüyüp gitmesi gibi sanatçı da yazdıkça kozasından çıkar. Kendi kozasından çıkan sanatçı acısını eserine dönüştürmüş, iyileşmiş ve başkalarına da iyileşmesi için yol göstermiştir. Murathan Mungan şiirinde bu süreci:

”acı çekecek yerlerimi yok etmeden

acıyla baş etmeyi öğrendim.” diyerek dile getirir..

Yazarların kurgusundaki karakterlerin geçirdiği dönüşüm her zaman olumlu olmayabilir. Yazar bazen de yarattığı karakteri aracılığı ile bize kendini nasıl gördüğünü, ruhsal durumunu anlatır. Kafka’nın tüm değersizliğini, acısını, dünyaya baktığı umutsuz pencereyi, kendini dev bir böcek olarak gördüğünü aktardığı Gregor Samsa’sı, Jack London’ın yazar olmak için geçtiği zorlukları, verdiği mücadeleyi, hayal kırıklığını, umduğunu bulamamasını anlattığı Martin Eden’i buna iyi bir örnektir.

Edebiyat, yazmak, okumak her zaman yazarlara, biz okuyanlara olumlu duygular, aydınlık yollar vaat etmez ancak bize yaşamı, başka yaşamları hatırlatır, yol gösterir. Kimi zaman karanlığa sürükler ama umudun hep var olduğunu hatırlatır. Tıpkı yaşamak gibidir okumak… Realizmin öncülerinden Gustave Flaubert ‘’Yaşamak için okuyun.’’der. Yaşamak ve iyileşmek, anda olmak, farkında kalmak için okumalı. İnsanın insanla, insanın toplumla, insanın en çok kendiyle mücadelesi belki de yazarak, yaratarak, okuyarak bir anlama kavuşuyordur. Belki de yaşamımızdaki o kayıp parça ‘’yazmak’’tır. Yazdıkça anlamlanacak, dönüşecek, evrimleşecek, varlığımızı taçlandıracağızdır. Dünya’ya kendimizden, toplumumuzdan bir iz bırakmak, bırakılan izleri okumaktır belki de edebiyat. Son olarak size yazdıkça iyileştiğiniz, kendinizi bulduğunuz, yazdıkça, yaşadıkça her duygunun kaleminizde bir karşılığı olduğunu bildiğiniz keyifli bir hayat diliyorum. Yazımı Turgut Uyar’ın ”Biraz Daha” şiirinden sevdiğim dizelerle sonlandırmak istiyorum:

”(…)ne kadar hüzün geçmişse dünyadan

ne kadar acı geçmişse yaşayacağız

hepsini yeniden, bir bir dünyada

dünyadan ve dünyayla sana sığınırım

acılardan ve hüzünlerden değil

kaçmalardan ve korkulardan değil

çünkü bir güçtür sıcaklığın kollarıma

çünkü kanları, kanları, kanları hatırlarım

çünkü ölülerimiz toplanacaktır

ve yüceltilecektir bir mavide.(…)”

Kaynakça

1-https://724kultursanat.com/tolstoy-mu-dostoyevski-mi/

2-teoriveeylem.net/tr/2018/01/ekim-devrimi-ve-edebiyat

Görsel: https://amoebalanding.tumblr.com/image/184312386322

Sena BOSTAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir