Bir Sosyolojik Kavram Olarak “Irkçılık”

/ / SOSYOLOJİ

21.yüzyıl itibariyle içinde bulunduğumuz dönemde insanlık olarak birçok düşünce sistemi geliştirmiş, toplumsal yapıları ve devletleri farklı ideolojiler üzerine inşa etmişizdir. İşte bu ideolojilerin kuşkusuz en tehlikelilerinden biri ırkçılıktır. Bu kavram artık çoğunlukla bir suçlama unsuru olarak kullanılıyor olup neredeyse var olan bütün kötülükleri kapsayan bir sözcük haline dönüşmüştür. Gelin bu kavramı sahip olduğu yeni yaygın anlamla düşüncesinin doğru bulunmadığı kişilere ithafen bir hakaret olarak kullanımının ötesinde biraz biyolojik, biraz tarihi fakat daha çok psikolojik ve sosyolojik açıdan inceleyelim.

Irk, tek başına biyolojik bir anlam taşır ve tanımı itibariyle türün altındaki fenotipik grupları betimler. Nasıl ki bir köpeğin, sığırın ya da bir atın ırkı var ise insanların da biyolojik olarak ırkları vardır. Yakın dönemde Homo Sapiens, Homo Neanderthalensis ve Homo Floresiensis olmak üzere üç temel “tür” mevcuttu. Çeşitli nedenlerden ötürü bizim dışımızdaki insan türleri yok oldu, türümüz gerekli coğrafi yalıtımlar yoluyla ayırt edilebilir nitelikleri olan üç belirgin ırk hâlini aldı. Eğer siyah (Negroid), beyaz (Caucasian) ve sarı (Mongoloid) ırklar birbirleriyle temas kuramayıp coğrafi yalıtılmışlıklarını devam ettirselerdi üç ayrı tür oluşmuş olacaktı. Irk kavramı biyolojik açıdan yalnızca bu kadarını ifade etmektedir ancak kavramın doğa bilimleri dışına aynı biçimde taşınmayışı ortaya bazı sorunlar çıkarmaktadır. Bu hata, sömürgeciliğin yaygınlaşması ile sömürge bölgelerinde yaşayan halkın ayrı bir ırk olarak tanımlanmasıyla başlamıştır ve bu da hemen her topluluğun ayrı bir ırk olarak anlaşılması gibi bir yanlışla sonuçlanmıştır. İşte bu karmaşayı ayırt etmemizi sağlayacak yöntem ise insan topluluklarının yalnızca genetik açıdan değil sahip olduğu kültürel değerlerle de incelenmesi ve sınıflandırılmasını sağlayan “ırk” ve “etniklik” kavramları arasındaki ayrımdır.

Irk, sosyolojideki en karmaşık kavramlardan biridir, bahsettiğimiz üzere bu karmaşıklık kavramın günlük kullanımı ile aslı arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Sosyolog Anthony Giddens’a göre biyolojik olarak kesin “ırklar” yoktur, bu kavram daha çok insanlar arasındaki fiziksel değişikliklerden oluşan bir yelpazeyi ifade eder. Modern ırkçılığın babası olarak Kont Joseph Arthur de Gobineau (1816-1882) görülür. Kendisi yukarıda sözünü ettiğimiz biyolojik olarak üç ırkın varlığını ileri sürmüştür. De Gobineau’ye göre bunlar arasında beyaz ırk üstün bir zeka ve ahlak anlayışına sahiptir; siyahiler ise hayvan tabiatına sahiptir ve ahlak yoksunudurlar. Bu görüşler 20. yüzyılın ırkçı oluşumlarına esin kaynağı olmuştur.

Etniklik, ırk kavramının aksine biyolojik bir anlamı çağrıştırmaz, tümüyle toplumsal bir kavramdır. Irk, kalıtsal özelliklere ve genetiğe dayandırılırken etniklik teriminin dayanak noktası bir toplumun insanlarını diğer toplumlardaki insanlardan ayırt etmeye yarayan kültürel pratiklerdir. Etnik grupları birbirinden ayıran özelliklerin başlıcalarıysa dil, din, tarih ve giyim-kuşam tarzlarıdır. Sosyolojideki ırk ve etniklik kavramları arasındaki en önemli farklardan biri de ırkın doğuştan geldiği kabul edilirken, etnik farklılıkların tümüyle sonradan öğreniliyor olmasıdır. Örnek vermek gerekirse ten rengi tarih boyunca bir toplumsal ayrımcılığa yol açmıştır ancak göz renginde durum aynı değildir. İşte bu ayrımcılığın nedeni biyolojik farklılık değildir. Bu da bizi nihayet asıl konumuz olan ırkçılığa getirmektedir.

Basit bir tanım yapacak olursak ırkçılık, diğer hiçbir özellik dikkate alınmaksızın yalnızca ırk temelinde bazı bireylerin diğerlerinden daha üstün olduğu görüşüdür, temelinde önyargı ve ayrımcılık vardır. Ancak meşhur eski tip “biyolojik ırkçılık” 20. yüzyıldaki rüzgarını yitirmiştir. Günümüzdeki ırkçılık genetik açıdan sınıf farklılığı gibi kaba bir yapıda değildir, biyolojik farklılıklar üzerinden üstünlük iddiası yerini kültürel ırkçılığa ya da daha yaygın ifade ile “yeni ırkçılığa” bırakmıştır. Bu yeni ırkçılığı savunan sosyologların başında “Irk, Ulus, Sınıf: Belirsiz Kimlikler” adlı kitabın yazarları Etienne Balibar ve Immanuel Wallerstein gelmektedir ve her iki yazar da nispeten Karl Marx’tan etkilenmiştir. Yazının odak noktası günümüzden ziyade geleneksel örnekler olduğu için yeni ırkçılığı burada bırakmak doğru olacaktır.

Irkçılığa yönelik ilk çatışmacı yaklaşım Marksist kuramcılardan gelmiştir. Özellikle Theodor Adorno ırkçılığın nedeni olarak ekonomik ve politik durumu göstererek  ortaya sosyoloji camiasında epeyce hak verilen bir görüş atmıştır. Marksist öğretiye göre ekonomik sistemler toplumun kalan yönlerini de belirleyen ana unsurdur.  Yöneten sınıf; köleliği, sömürgeciliği ve ırkçılığı emeğin sömürüsü olarak kullanır ve ırkçılık kapitalizmin bir ürünü olarak ele alınır.

Irkçılık tartışmaya oldukça açık bir bakış açısıyla yurtseverliğin aşırı düzeyde ileri gitmiş hali olarak görülebilir. Irkçılığın yazılı olmayan çağdaş ahlak yasasına göre oldukça tehlikeli ve saf kötücül bir kavram olduğu artık su götürmez bir gerçekken yurtseverlik ve ırkçılık kavramları arasında incecik bir çizginin olduğunu da yadsımamak gerekir. Ayrıntılarına görece hakim olduğumuz son iki yüzyıldaki soykırım örneklerine baktığımızda, bu organize suçu uygulayanların tümüne yakınının yurtsever insanlar olduklarını düşündüğümüzde bu ilişki çok daha belirgin bir boyut kazanır. Öyle ki adanmış bireyler için her iki değer uğruna da gösterilmeyecek fedakârlıklar yoktur. Söz gelimi, sırf farklı bir ırktan diye “etnik temizliğin” de ötesinde yaş, kişilik farkı gözetmeksizin yüz binlerce kişiye karşı uygulanan sistematik yok etme eyleminin içinde bulunmak, üstelik büyük bir bağlılıkla bulunmak, herhalde vicdan, merhamet ve akılcılık bağlamında yapılabilecek en büyük fedakârlıklardandır.

Benedict Anderson, “Hayali Cemaatler” adlı yapıtında ırkçılığın doğuşunda ulusun değil sınıf farklılığının önemli olduğunu söyler: Toprak sahipliği ve yönetme yetkisinin doğuştan geldiği, bu gücün kanda ve soyda olduğu düşüncesi Avrupa’da yıllarca hakim görüş olmuştur. Burada karşımıza “resmi milliyetçilik” kavramı çıkıyor ki o da milliyetçilik akımı ile tehdit altındaki hanedanların meşruiyetini ulus nezdinde sağlama alma görevi gören “imparatorluk” kavramının önemli unsurlarından biridir. Bu sayede imparator, doğuştan üstünlük iddiasını diğer ülkelere ve halklarına genelliyordu. Irkçılığın hanedanın halk üzerindeki soyluluğu, üstünlüğü ve yönetme yetkisinin temelinde yatan meşruiyetini oluşturan bir kavramdan, bir ülkedeki her bireyin bir başka ülkedeki her bir bireyden üstün olmasına dönüşmesi, bir başka deyişle ulusal sınırları aşıp uluslararası bir boyut alması, ve halkın da bunu büyük bir bağlılıkla savunması gerçekten ilginç bir durum. Benedict Anderson bu dönüşümün ve olumlamanın gerekçesini yeni bürokrasi sisteminin, birçok burjuva ve küçük burjuvaya imparatorluğun her yerinde aristokratlık oynama imkânı sağlamasıyla açıklıyor. Artık imparatorluğun ana ulusuna mensup her birey, farklı bir etnik gruba mensup herhangi bir bireyden yalnızca soyu dolayısıyla üstün konuma geliyordu.

Irkçılık konusundaki en yeni ve belki de en ilginç gerekçelendirmelerden biriyle yazıyı sonlandıralım: Davranışsal Bağışıklık Sistemi. Kavramı kısaca açıklamak gerekirse, evrimsel süreçte edindiğimiz, çevredeki patojenlerden sakınmamızı sağlayan bir psikolojik mekanizmadır. İğrenme duygusu bu sayede evrimleşmiştir. Mark Schaller’in gerçekleştirdiği deneyde, hasta insanların gösterildiği deneklerin kanlarında patojenlerle savaşmaya yarayan molekülün %25’lik bir artış gösterdiği saptandı. İğrenilen bir şeye bakmak bile bağışıklık sistemini vücuda zararlı olduğu düşünülen “düşmanlarla” savaşmak için harekete geçirmeye yeterli idi. Peki bunun ırkçılık ile ilgisi nedir? Deneyle ilgili çıkarım şudur ki yabancı olarak algılanan insanlar hastalık ile doğrudan ilişkilendirilir ve bu, yabancılara karşı istemsizce bir çeşit ön yargı oluşturur. Bu varsayım başka bir çok deney ile desteklenmiş ve bilim camiasında kabul görmüştür. Görgü kurallarımızın bir bölümünün ve genel olarak temizlikle ilgili evrensel kurallarımızın bu sayede oluştuğu düşünülmektedir. Bu durum bir başka ırkçı davranışa yol açmış olabilir: Koyu renk –hem ahlaken hem somut olarak- pis; açık renk ise temizlikle özdeşleştiğinden siyah tenli insanları, onlar hiçbir şey yapmamış da olsa pis ve kötü insanlar olarak düşünmemize yol açıyor olabilir.

Bu yazıda ırkçılık kavramının tarihi serüveninde “Adolf Hitler ve Nazizm ideolojisi”, “Avrupa’da totaliter rejimlerin iktidara gelişi”, “Yahudi Soykırımı”, “Amerikan yerlilerinin uğradığı soykırım” gibi sıkça karşılaştığımız tarihi olayların gölgesinde kalmış ilginç yaklaşımları incelemek istedim. Aynı zamanda medyada, internet ortamında adeta bir popüler kültür ögesi halini alıp sıkça kullanılsa da genellikle biyolojik ve sosyolojik anlamlarının karıştırıldığını ya da hiç bilinmediğini düşündüğüm “ırkçılık” kavramı hakkında terimin farklı yönlerini irdeleyen bir yazı yazmayı amaçladım. Araştırma boyunca kullandığım tüm yazılı kaynakları ve konuyla ilgili ek okuma önerilerini aşağıya bırakıyorum, esenlikler.

 

Kaynakça

1-Anthony Giddens, Sosyoloji (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008)

2-Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Yurtseverlik ve Irkçılık (İstanbul: Metis Yayınları, 1995)

3-Celal Şengör, Aptalı Tanımak, Irkçılık Üzerine (İstanbul: İnkılap Kitapevi, 2018)

4-C. E. Ivan. (2015). On Disgust And Moral Judgments: A Review. Journal of European Psychology Students (https://jeps.efpsa.org/articles/10.5334/jeps.cq/)

5-M. Schaller. (2015). The Behavioral Immune System. The Handbook of Evolutionary Psychology. (https://onlinelibrary.wiley.com/doi/abs/10.1002/9781119125563.evpsych107)

6-G. D. Sherman, et al. (2009). The Color Of Sin: White And Black Are Perceptual Symbols Of Moral Purity And Pollution. Psychological Science                                        (https://journals.sagepub.com/doi/10.1111/j.1467-9280.2009.02403.x)

Ek Okumalar:

1-Etienne Balibar, Immanuel Wallerstein , Irk, Ulus, Sınıf: Belirsiz Kimlikler (İstanbul: Metis Yayınları, 1992)

2-Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları: Eleştirel Bir Bakış (İstabul: Sarmal Yayınevi, 1999)

 

Halil Mertcan BOZKIR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir