Barışın Bedeli

/ / EDEBİYAT

Amansız rüzgarın savurduğu kar taneleri, ufuğu süsleyen sıra dağların tepelerinden çam ormanlarına ve uçsuz bucaksız bozkırlara kadar her yeri beyaza boyamıştı.  Neredeyse bir aydır aralıksız yağmakta olan kar sayesinde bembeyaz bir örtüye sarılmış yeryüzü, beyaz bulutlarla kaplı gökyüzüne karışmış: doğa, kışın gelişiyle tersyüz olmuştu.

Yaz boyunca çalışmış çiftçiler, boylarına kadar gelen karlar sayesinde emeklerinin sonucunu tadacakları bir kış uykusuna çekilmiş; aç kurtlar ve tilkiler, bir zamanlar göstericilerle dolup taşan kent meydanlarına kadar inmiş, onları da zamanının er meydanını doldurmuş kaçaklar izlemişti.

Zemheri yelinin huşu uyandıran uğultuları, dörtnala koşan aç köpeklerin sebatkar patilerinin sesine ve karlı toprağa sürten kızağın şıngırtısına karışıyordu.

“Dur Viçka, dur!”

Kızağın en önündeki köpek, kızağın sürücüsünün tok sesiyle haykırdıklarını tekrarlamak ister gibi havladıktan sonra yavaşladı, onu da diğer köpekler izledi. Köpekler, beklenmedik bu dinlenme fırsatını hızla nefeslenerek değerlendirirken kızağından indi, ve kalpağını düzeltti adam.

Altları kararmış yeşil gözleri önce faltaşı gibi açıldı, sonra da kısıldı: doğudaki çam ormanından yükselen dumanı izliyordu. Kaşlarını çattığı gibi alnındaki kırışıklıklar belirdi, uzamış kumral sakallarının bile saklamaya yetmediği kemik hatları belirgin yüzü, vahşi bir hayvanınkine benzeyerek kasıldı. Omzundaki tüfeğin tahta kabzasını avucunda hissetti, ve bir avcı edasıyla etrafı süzmeye başladı. Tükenmeye yaklaşmış erzaklarla dolu çuvalın yanındaki çantadan mermi aldı, ve kemerindeki keskin kamayı kontrol ettikten sonra derin bir nefes alıp hızlı ama sessiz adımlarla koruluğa yaklaşmaya başladı. Göz korkutan düzensizliğindeki düzeni öngörüp tanıyabilecek kadar aşinaydı bu adam doğaya: yersiz ve zamansız bu dumanın o düzene aykırı olduğunu sezebilecek kadar hem de.  

Köylüler tarlalardan evlerine, vahşi hayvanlar bozkırlardan inlerine ve mandıra hayvanları çayırlardan ahırlarına çekilmişken, upuzun surlarla çevrili kentleri ve devasa bacaları tüten fabrikalarıyla doğaya meydan okuyan büyük kentlerin yöneticileri, iki tarafta da hiçbir mücadele gücü kalmamış olmasına rağmen savaşa halen son vermemişlerdi. Geçen ilkbaharda başlamış harp, yaz boyunca bütün ateşiyle sürmüş; Cehennem, fabrikalardan çıkma yeni harp aletlerinin ölümcül atışlarına yem olmuş talihsiz insanlarla dolup taşmıştı.

Tepelerden kaynak bularak ormanın içerisinden şırıl şırıl akan bir bir akarsuyun kıyısına geldiği gibi yabancı büyük bir gürültüyle sarsılıp sevki tabii bir şekilde çömeldi: ormanın derinliklerinden gelmiş bir silah sesiydi bu. Bir kayaya siper aldı adam, ve boynundaki tunç güneş kolyesini öpüp dualar mırıldanmaya başladı.

Silah seslerini epey yakından gelen haykırışlar izledikçe kaygısı arttı. Kayayı siper olarak kullanarak karın üstü yere yattı adam, ve mermi sürdüğü tüfeğinin namlusunu akarsuyun karşısına doğrultarak bir hareket kollamaya başladı.

“Yama!”

Çalılar arasından fırlayan ren geyiğini gördüğü gibi irkildi, ve peşindeki avcıların hep bir ağızdan haykırdıkları yabancı kelimenin anlamsızlığıyla afalladı. İçgüdüsel bir şekilde silahını ateşlediğini, patlayan barutun ciğerlere tesir eden dumanından ve gürültüden mahvolmuş kulağının çınlamasından fark etti.

Gözlerini korkuyla açtığı gibi göğsünden akan kanlarla akarsuya karışıp suyu kırmızıya boyarken can çekişen ren geyiğini, ve etrafını saran yabancı avcıları gördü.

Mütevazi bir edayla kayadan doğrulurken tüfeğine dokunmamaya ve ellerini kaldırmaya özen gösterdi. Giydikleri ilkel kıyafetlere ve kürk başlıklara ihanet edecek derecede yeni model tüfekleriyle saçma bir görüntü oluşturan yabancı avcılar, ifadesiz çekik gözleriyle bizimkine kilitlenmişlerdi: hiçbir iyi duygu görülemediği gibi, hiçbir husumet veya kin de sezilemiyordu muğlak bakışlarından.

Nihayetinde sessizliği usul sesiyle bozmaya yeltendi bizimki, ve medeni aksanıyla barışla geldiğini, kuzeydeki büyük kralın bir askeri olduğunu, yolunu kaybettiğini ve aç olduğu için avlanmak üzere buraya, bu avcıların varlığını bilmeden geldiğini, onların geyiğini de bu yüzden öldürdüğünü söyledi. Yaşlı bir avcı öne çıktı, ve saygıyla gülümsedi.

“Atış bileğine, geyik de tüm avcılar gibi Doğa Yama’ya ait. Hoşgeldin dost kralın kulu.”

Tombul suratını kaplayan keçi sakallı ihtiyara bileğini uzattı bizimki, ve tokalaştılar.

Yavaşlamış kar yağışının ve geyik etiyle beslenmiş köpeklerin güçlü patileri sayesinde hızla yol alabilen kızak, bozkırdaki bir yüksekliğe çıktığı gibi ufuktaki devasa surlar gözler önüne serildi. Ağırbaşlı, metanetli ve soğuk karakterine aykırı çocuksu bir neşeyle haykırdı bizimki: bir aydır ulaşmaya çalıştığı kent, yolu tarif etmiş avcıların sayesinde, işte karşısındaydı.

Kır evlerinin ve donmuş tarlaların arasından geçti, köylülerin tandır fırınlarından yükselen peksimet kokuları burnuna şifa olduğu sırada, buz tutmuş devasa bir nehrin kıyılarına kurulmuş kentin kapısına kadar geldi. Kürk, deri ve et satmak üzere kente gelen resmi avcıların yanından geçtiği sırada muhafızlarca fark edildi, ve kuzeyli olduğu için durduruldu.

“İmparator hazretlerine sıhhatler dilerim; Bendeniz kuzeyin kralının elçisiyim ve barış talep eden, önemli bir mesaj getirdim: derhal general hazretlerini görmeliyim!”

Bizimkini şüphe ve hasetle süzen komutanın askerleri, kendi aralarında bakıştıktan sonra hırlayan köpeklerin yanından geçip kızağı aramaya başladı. Ceketinden usulca bir mektup çıkardı bizimki: kralın yaldızlı damgası göze çarpan, resmi olduğu belli bir mektuptu bu.  Tereddütle yutkunan askerler, nefretle mektubu yırtmak üzere olan komutanlarının emriyle silahlarına mermi sürmüşlerdi ki, korkuyla haykırdı bizimki.

“Vali efendinin işine yarayacak mühim havadisler de getirdim: isyancılar hakkında!”

Sırıtan yozlaşmış komutan, askerlerine durmalarını emretti.

“Kuzeyin doğal kaplıcaları kadar olamaz tabi, ama keyfini yerine getirir elçi efendi!”

Valinin alttan ısıtmalı villasının revakla çevrilmiş açık avlusunda, sıcak kaplıca sularına teslim etmişti kendini bizimki. Dağılmaya başlamış bulutların gözler önüne serdiği mavi semayı seyre dalmış, bir ay boyunca çektiği çilelerin meyvelerini yemeye koyulmuştu yanındaki tunç kaseden. Ölümlerden ve kayıplardan bıkmış iki ülke arasına barış nihayet gelmiş: imparatorun generali, kuzeyin kralının barış talebini ileten mektubu alıp içeriğini onaylamış, ve vali hazretleri de, ona önemli haberler veren elçiyi misafirperverce ağırlamak istemişti.

Kendisi gibi sefa çeken güneyli bir bürokratla yapmak zorunda olduğu gündelik muhabbeti sürdürdüğü sırada tunç kaseden aldığı bir salkım üzümü buruk bir ifadeyle yedi, ve yanındaki alımlı kadının cezbedici saçlarını ifadesizce okşadı.

Kadim sütunlarla çevrili tonozlu koridorlarlardan geçen muhafızları, ve paçavralar giymiş esirleri o an gördü: aniden ayaklandı. Şişmiş tombul yanakları ve morarmış çekik gözlerine rağmen esirlerden birini gördüğü gibi tanıdı: morarmış çekik gözleriyle göz göze geldiği bu ihtiyar, kendisini kurtaran avcıların, ve kuzeyin kralının yardımlarıyla imparatora isyan etmiş kabilelerden birinin önderiydi; Diğer esirler gibi, ölene kadar çalıştırılmak üzere villanın kaplıcasını ısıtan kömür ocağında çalıştırılmaya götürülüyordu. İhtiyarın bakışlarında suçlayıcılık olmamasına rağmen cürümle yutkundu bizimki, ve kulak tırmalayan çığlıkları duydu.

“Yürü bre, kıpraşma artık!”

İhtiyarın zincire vurulmuş oğlunun çığlıklarıydı bunlar, oradaki herkesin aksine yüreğinde hiçbir barışın yer etmediği, gözlerinden süzülen gözyaşlarının ateş gibi yanan ruhunu söndüremediği bir savaşçıydı.

-Fatih Yuşa SANK

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir