Ayfer Tunç’un Şebnem Üçlemesi

/ / EDEBİYAT

“Klasikleri okumalıyım!” “Kült olmuş eserleri okumalı, bitiremezsem bile onlar hakkında fikir sahibi olmalıyım!” telaşları arasında benimle aynı dilde eserler veren, aynı yıllarda yaşayan yazarları okumayı es geçtiğimi fark ediyorum zaman zaman. Okuduğumuz eserlerin iyi olabilmesi için “Klasik” listesine girmiş ya da “kült” olarak anılması gerekir mi ki? Yanı başımızda öyküler anlatan yazarlarımızı, yıllar sonra efsaneleşmiş isimler haline gelebilecek yazarlarımızla tanışma fırsatını kaçırdığımızın farkında mıyız? “Türk Kadın Yazarlar” listesi yapmıştın Nazlı, ne kadarının eserlerini okuyabildin?

Ne çok baskı kuruyoruz bazen üzerimizde, bu baskılardan biri Ayfer Tunç’a götürdü beni. Biraz da “Osman” kitabının çıkışı ile yapılan reklam çalışmaları; yorumunu okumayı sevdiğim kişilerin bu kitabı paylaşması… Nedense o sevdiğim kişiler kitap hakkında ne demiş diye bakmadan, arka kapağında ne yazdığını bile okumadan alışveriş listeme ekledim kitabı. Hemen kavuşamadık ama Osman’la önce alışveriş listemdeki diğer kitapları bekledi, sıra ona gelince öğrendim bir serinin üçüncü kitabı olduğunu ve biraz da kendinden önceki iki kitabı okumamı bekledi.

Kapak Kızı” “Yeşil Peri Gecesi” ve “Osman” adlarını taşıyan üç kitapla tanıyoruz Şebnem’i ve onu tanırken Osman’ı, Hülya’yı, Teoman’ı, Gün’ü, Kubilay’ı…

İstanbul’dan Ankara’ya bir tren yolculuğu ile başlıyor Şebnem’in hikayesi. Kendini, kendi hayatı için, bir canlı bombaya dönüştürmeye başladığı genç kızlık yıllarına denk geliyor Kapak Kızı’nın anlattığı hikaye ve Şebnem hiç konuşmuyor bu kitapta. Konuşmak yerine Bünyamin, Ersin ve Selda’nın aklını “Phoenix” adlı dergiye verdiği çıplak pozlarla meşgul ediyor, bu aklı Şebnem’le meşgul üç yabancının ikisi de anlatmaya başlıyor bize esas kızımızın nasıl bir aileden geldiğini, ailesinin başına neler geldiğini. Kitabın arka kapağında da yazıldığı gibi “kutsal ailenin dış kabuğu ne kadar sağlam içi ne kadar çürük” okuyoruz kitapta.

Yine Kapak Kızı’nın arkasında yazan “Ayfer Tunç’un 2010’da yayımlanan Yeşil Peri Gecesi adlı romanında söz sırası Şebnem’e geçecek ve Şebnem kimin daha çıplak, kimin daha değersiz, kimin daha iki yüzlü ve acımasız olduğunu gösterecektir.” taahhüdü ile ikinci kitap olan Yeşil Peri Gecesini okumaya başlıyoruz. Serinin diğer iki kitabının aksine burada yalnızca Şebnem ile muhatabız; yalnızca o konuşuyor bu kitapta, o anlatıyor kutsal ailenin içinin ne kadar çürümüş olduğunu; kendini bir canlı bombaya dönüştürmesinin, güzelliğini zehir olarak kullanmasının nedenlerini sıralıyor. Onun söz aldığı tek roman olmasının yanında hiç “Şebnem” ismini okumuyoruz.

Birinci kitapta Ersin ve Selda’nın düşünceleri ve diyalogları sayesinde tanıştığımız tüm akrabaların ne yaşattığını, okuduğumuz o aile rastlaşmalarından niye kaçtığını Şebnem’in ağzından dinliyoruz. Son kitabımızın isim sahibi Osman da bu kitapla giriyor serüvene, yine daha önce ismini saydığım Gün ve Kubilay’la, gerçi hep Kubi diyeceğiz ona, da bu kitapta tanışıyoruz. Karakter isimlerini sayıyorken serinin sevdiğim bir özelliğinden bahsetmeliyim: Okuduğunuz karakterler oldukça canlı. Kubilay’ı tanıyorum mesela artık, onun dereceyle mezun olmuş bir Güzel Sanatlar öğrencisi kişiliğine porno dergilerine fotoğraf çektiğini kabul ettirememesine hak veriyorum; Gün’ün sefil günlerinde ona “Foto Kubi sevgilim..” deyişini duyabiliyorum.

Karakterlerin canlılığını size geçirerek sizi keyiflendiriyor olsa da iç sıkma özelliği de var Yeşil Peri Gecesinin. Şebnem’in çocukluğunu, annesinin istenmeyen gelin oluşunu, ikisinin güzelliğinin de onları aileden itişini, babasının başına gelenleri, Şebnem’in Osman ile “aşklarının ipini çektiği geceyi” anlatışını okurken içimizin daraldığı anlar oluyor. Oldukça dert küpü olan bir hayatı hayli arabesk cümlelerle okuyoruz ve çok fazla tekrarla okuyoruz. Kapak Kızı’nın son sözünde kitabı iki kez yazdığını dile getirdikten sonra “Geçen yıllar içinde söz ekonomisinin değerini öğrendim.” diyor Ayfer Tunç ancak Yeşil Peri Gecesini yazarken bu söz ekonomisinin değerini unutmuş ya da es geçmiş olacak ki tekrar tekrar aynı cümleleri okuyoruz.

Sürekli bir güzellik anlatısı var, “Annem çok güzeldi, çok güzeldim, ben çok güzelim, herkesin dikkatini çeken bir güzelliğe sahibiz annemle…”. Şebnem’in ve Hülya’nın dikkat çeken bir güzelliği olduğunu halihazırda ilk kitaptan öğreniyoruz burada da hatırlatılıyor olması değil bahsettiğim, beni rahatsız eden şey dönüp dönüp bu cümleleri okuyor oluşumuz.

Aslında kitabımızın tamamında okuduğumuz ancak son elli sayfaya yakın kendini daha da hissettiren olayın tetikleyicisinden bahsederken “aşkımızın ipini çektiğim gece” tanımlamasını kullanıyor Şebnem ve biz bu tanımlamayı da defalarca okuyoruz. Bir yerde “Nedir yahu bu gece!” dedirtecek seviyeye de getiriyor.

Sayfa sayısı olarak birinciliği Osman’a kaptırsa da serinin en uzun kitabı Yeşil Peri Gecesi, yine de bu şikayetlerimin yanında Ayfer Tunç’un kaleminin akıcılığı uzun okumalar yaptırıyor bize. Mark Twain’in “Kısa bir mektup yazmaya zamanım yoktu ben de onun yerine uzun bir mektup yazdım.” cümlesi geliyor akla, daha fazla zamanı olsaydı bu şikayetlerimizi dindirebilirdi belki de Ayfer Tunç.

“Allahım ne çok dert var!” nidalarıyla zaman zaman dertten yorulup okuma molası verdiğim Yeşil Peri Gecesi’nden sonra “Bu seriyi okumama vesile olan kitabı hala okumak istiyor muyum?” diye kendimi sorguladım. Serinin en sevdiğim özelliği olan “karakter canlılığı” evet cevabını verdirdi bana.

“Neden Osman orada öyle tepki verdi, neden umursamadı, neden böyle bir mirasyedi hiç mi basmıyor kafası?..” sorularını sormak istedim Osman’a ve “Kapak Kızı’nı ve Yeşil Peri Gecesi’ni dinledik. Şimdi söz sırası Osman’da…” cümlesi ile tanıtılan kitapta bana cevap vereceğini düşündüm. İlk sayfada ona çarpan tır ve ölen bir Osman ile karşılaştım sonra; yine de ardında bıraktığı günlükleri, tanıdıklarının verdiği röportajlarla sorularımın çoğunun cevabını aldım.

Osman’ın günlüklerinden ve Osman’ın günlükleri eline geçtikten sonra bu kişinin hayatını bir kitap haline getirmek isteyen yazarın yaptığı röportajlardan oluşuyor kitap. Bir röportaj bir günlük düzeni ile okuyoruz; konuşulanlar ve yazılanlar birbirlerini tamamlıyor.

Profesör bir babanın ilk oğlu, çocukluğu Nişantaşı’nda geçmiş, baba mesleğini yapma baskısı ile mühendislik okumaya başlamış ancak hep müzik yapmak istemiş, despot babasının istediği mesleği yapmadığı yetmemiş onun istediği ve yetiştirdiği gibi piyanistlik de yapmamış, kardeşinin tam zıttı, inanılmaz bir mirasyedi Osman.

“Nasıl yani?” dedim bazı gençlik hikayelerinde “Nasıl bir çabası olmaz hayatını idame ettirebilmek için, nasıl bu kadar güvenebilir elindeki baba parasına?”. Öyle marka araba, pahalı şarap, müzayededen alınan parçalar, yalılar, sipariş üzerine ressamlara resim yaptırmalar içeren gençlik hikayeleri okuyoruz ki hiç olmasına uğraştığımız sınıf kinimiz yükseliyor. Hiç çabasız harcanan paralar, işe gitmeye tenezzül bile etmemeler içimizde bir yerleri gıcıklandırıyor. “Her şey olmak isterken hiçbir şey olamayan, gün gün, adım adım hem servetini hem kendini tüketen bir adamın, Osman’ın hikayesi bu roman.” tanıtım metninden de anlaşılacağı gibi sınıf kinimizi devam ettirebildiğimiz biri değil Osman, kendi topuğuna öyle sıkıyor ki bu kurşuna üzülmekten unutuyoruz sınıf kinimizi.

Tüm serideki isimleri gördüğümüz bir son kitap Osman -belki de son kitap değildir, Ayfer Hanımın kalemine ket vuruyor gibi olmasın, şimdilik son diyelim-. Günlükler içinde, röportajlarda eski tanıdıklarla karşılaşıyor ve bir de onların bakış açısıyla dinliyoruz bazı olayları. Eski tanıdıkların yanında yeni isimler öğrenmeye de devam ediyoruz.

Bildiğimiz olayları dinlerken bu eski tanıdıklardan silinen soru işaretlerinin yanında iki yüzlülüklere de şahit oluyoruz. Osman’ın tek başına okunabilecek bir roman olduğunu dile getirmiş Ayfer Tunç bir röportajında1. Evet, serinin her romanı tek başına okunabilecek kitaplar ancak kitapları tek başına okumak aynı olaya farklı bakış açılarını, kişilerin yıllar sonra bazı olayları anlatırken yaptıkları iki yüzlülükleri görme zevkinden mahrum bırakır bizi. Tek başına okunabilmesinin yanında sıralaması değiştirilerek de okunabilir kitaplar: Sondan başa, iki-üç-bir gibi farklı kombinasyonlarla okumak da hikayede boşluklar oluşmasına ya da kafa karışıklığına sebep olmaz.

Dertten yorulduğum, tekrarlardan sıkıldığım zamanlar olsa da “sevmedim” diyemiyorum bu seri için bu unsurları görmezden gelip “sevdim” de diyemiyorum. Ağdalı bir dil istemeyen, hikayenin yoruculuğunun yanında akıcı cümleler okumak isteyen, benim gibi yan karakter sevdalısı kişilere önerilebilecek bir seri olduğunu düşünüyorum ancak kaliteli cümlelerle bezenmiş, kurgusunda hata olmayan bir seri arayan kişilerin seveceğini sanmıyorum.

Seri hakkında fikir sahibi olmak, “Bu kitapları okumak ister miyim?” sorusuna cevap bulmak isteyen kişilerin Kapak Kızını ya da Osman’ı okumasını önerebilirim. İkinci kitap sıralamada başa alındığında anlamsızlık oluşturmayacak bir kitap olsa da diğer kitaplar kadar olumlu bir ön izlenim oluşturmayacağı düşüncesindeyim.

Son cümlelerimi “yan karakter sevdalısı” kişiliğime bırakıp Foto Kubi’ye ve Şebnem’e sesleneceğim: Beni bulmalısınız, hala görmek istediğim dövmeler, sormak istediğim sorular var.

Kaynakça

1-https://www.youtube.com/watch?v=NUVSyXcbWjU

-Ayşe Nazlı KAYI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir