21. Yüzyılda Tartışmanın Rehberi: Post-Truth Çağı ve Gerçeğin Önemsizliği

/ / FELSEFE, SİYASET BİLİMİ

Post-truth ya da “gerçek sonrası” kelime anlamıyla, gerçek ya da doğru diye tanımladığımız bilgilerin insanların bir fikir örüntüsü oluşturmasında öznel yargılara ve duygularla oluşturulmuş kanaatlere göre daha az önemli hale gelmesi demek oluyor. Son yıllarda oldukça popülerleşen bir tabir post-truth. Hatta öyle ki 2016 yılında Oxford tarafından yılın kelimesi seçildi. Tabii Oxford ekseriyetle kelimenin politikadaki anlamı üzerinden yorum yaptı. Bu tabii ki anlaşılabilir bir tercihti çünkü bu kelime seçiminin kör göze parmak şeklinde gönderme yaptığı yer, yeni sonuçlanan Amerika Birleşik Devletleri seçimleri ve Trump’ın kazanma şekliydi. Oxford ve diğer tutunduğu çizgiler Trump’la ters olan bazı aktörler bu seçimin kazanılmasını, çok da haksız olmayarak, makul argümanların ve gerçeklerin değil, çok daha infial yaratıcı ve aynı zamanda insanları harekete geçirici ancak bir yandan da doğruluğu şüpheli söylemlerin kullanımına bağladı. Ancak kelimenin yalnızca popüler siyaseti aşağılamaktan ve açıklamaktan daha ciddi bir anlamı var ve bunun incelenmesi gerek.

İlk olarak gerçeğin ne demek olduğunu anlamak gerekiyor. Tanımını yapması zor ve filozofların yıllarca üstüne uğraştığı bir soru da olsa, gerçeği tanımlamak için bu yazının bağlamında kanıtlanmış bilgileri kullanmak makul olacaktır. Örneğin suyun kaynama noktası konusundaki duyabileceğiniz itirazlar muhtemelen çok az. Çünkü bunu kanıtlamak çok kolay. Ancak dünyadaki sorunlar kompleksleştikçe bunlarla ilgili noktaları kanıtlamak hem çok daha zor hale geliyor hem de kanıtlama çabasına inanmamaya teşne daha fazla insan ortaya çıkmış durumda. Meseleyi su kaynatmaktan çok daha fazla tartışılan bir noktaya taşırsak, örneğin politika, duyulabilecek itirazlar ve bu itirazların kaynakları çok daha absürt bir seviyeye geliyor.

Peki bu durum niye yükseldi? Cevabı basit: Sosyal medya. Bu kaçamak ve biraz da eski kafa bir cevap gibi dursa da aslında tam olarak öyle değil. Sosyal medya getirdiği pek çok şeyin yanında çok daha az göz önünde bulundurulan bir başka değişim yaşattı. Ana akım medya kanallarına duyduğumuz mecburiyeti ortadan kaldırdı. Geldiğimiz noktada en prestijli ajansın bir haberi elde etme hızı rastgele biçimde yukarı kaydıran biriyle eşit olabilmekte. Bunun bir noktada olumlu bir şey olduğundan dahi söz edilebilir hatta. Çünkü tarihsel bir gerçek olarak medya; para ve kuvvet sahibi insanların ekseninde dönüyor. Bir gazeteciyi satın almak rastgele vatandaşı satın almaktan hem daha kolay hem daha kontrollü bir süreç. Ancak madalyonun öbür ucunda bambaşka sorunlar ortaya çıkıyor. Hepimizin bilgi üreten bir kaynak olma potansiyeli olduğu dünyada, hepimizin bir yalanı popülerleştirme şansı olduğu da otomatik olarak gerçek hale geliyor. Bu da neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna dair yapmamız gereken günlük tercih sayısını geçmişe kıyasla inanılmaz derecede artırıyor. Günün sonunda dominant çoğunluk bu tercihlerde rasyonel olmanın yoruculuğundan kaçıp pragmatik, duygusal ya da kolaycı davranıyor. Post-truth çağı da böyle oluşuyor.

İçinde yaşadığımız bu çağın birinci dereceden örneklerini en rahat pandemiden önceki aşı karşıtlığında görüyoruz. Bu insanlar kendi yankı odalarında, sürekli olarak uygulanan aşı programlarının çocuklarda otizme sebep olduğunu bağırırken, karşıt her argümanı da kaynağına ad hominem yaparak veya basitçe görmezden gelerek çürüttükleri bir düşünce yapısıyla hareket ediyorlardı. Aynı şekilde düz dünyacılar da bu örnekleme dahil edilebilir. Tüm dünyanın bir komplo teorisi içinde yaşadığını ve bize öğretilen her şeyin yalan olduğu teorisi muhtemelen imkansız değil. Ancak buradaki asıl soru, hangi bilginin doğru olduğuna dair yaptığımız seçimleri neye dayandırdığımız. Pek tabii Dünya Sağlık Örgütü yalan söylüyor olabilir ancak Youtube’daki “Dünya düzdür” videosunun geçerli bir kaynak olduğuna bu insanların inanıyor olmasının önünü açan şey felsefi olarak post-truth çağı diye adlandırdığımız bu devrin iklimi.

Ama bu durumda ciddi bir sorun var. Çünkü her geçen gün daha fazla bilinç inanacağı bilgiyi seçme yöntemini keyfileştiriyor. Keyfe keder inanılan bilgi sayısı arttıkça, keyfe keder üretilen bilgilere ihtiyaç da artıyor. Ve bu ihtiyaç doğal olarak arzını beraberinde getiriyor. Geçmişin saygıdeğer haber kaynakları yazılarına kanıtlanamaz iddialar ekliyor ya da alanının uzmanları gündeme gelmek için tartışma yaratan ancak gerçekliği şaibeli laflar ediyor. Tweet atma yetisine sahip her insan, karşısındaki kişinin kim olduğundan bağımsız olarak “Araştırmanı öneririm.” yazma cüretine doğuştan sahip. Çünkü artık “2+2 = 5” dediğinizde size gelen herhangi bir itirazla ilgilenmeme lüksüne sahipsiniz.

Ve bu lüksün sıradan insanlara sirayet ediyor olması korkutucu. Çünkü dünya tarihinde yazılmış tüm büyük distopyalar, distopik evrenin çalışmasını sağlamak için bilgiyi manipüle eden düzenler kuruyor. Bunun sebebi ise kitleleri kontrol edebiliyor olmanın anahtarının, onların içinde düşünmekten çok daha primitif bir şekilde gömülü olan inançlarını harekete geçirmekte yatıyor olması. Geldiğimiz noktada modern insan kendisine gelen veriyi işlerken rasyonel filtrelerle analiz etmekten uzaklaşıp subjektif sebeplerle inancına uyup uymadığını analiz etmeye başladığı için hepimiz kontrol edilmesi daha kolay bir sürüye dönüşüyoruz. Kontrol edilmemiz kolaylaştıkça totaliter rejimlerin aşması gereken engeller kısalıyor. Totaliter rejimlerin eli güçlendikçe de özgürlükler üzerine inşa ettiğimiz sistem hasar almaya başlıyor. Bu yüzden de gerçeği günbegün inceltiyor olmamız, sinir bozuculuktan daha büyük bir risk ifade ediyor.

Kaynakça

1-Fairbank, Vivianne, “How Do We Exit the Post-Truth Era?”, 2021 <https://thewalrus.ca/how-do-we-exit-the-post-truth-era/>

2-Brahms, Yael, “Philosophy of Post-Truth”, <https://www.inss.org.il/publication/philosophy-of-post-truth/>

-Utku SOYGAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir